<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134</id><updated>2012-01-20T14:25:47.135-08:00</updated><title type='text'>Eyüp Sultan</title><subtitle type='html'>Kültür Merkezi</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>81</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6670887213607240062</id><published>2012-01-20T14:25:00.000-08:00</published><updated>2012-01-20T14:25:47.147-08:00</updated><title type='text'>İLÂHÎ AHLÂK İLE AHLÂKLANMAK / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-eRsGNw6nl5w/Txnp3kq9h8I/AAAAAAAAAg4/zdLdtz0pIz0/s1600/ONT.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="259" nfa="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-eRsGNw6nl5w/Txnp3kq9h8I/AAAAAAAAAg4/zdLdtz0pIz0/s320/ONT.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahâbeden Hakîm bin Hizâm t, Hazret-i Hatîce vâlidemizin akrabâsı idi. Cömert, müşfik, hayr u hasenât sâhibi biriydi. Câhiliye devrinde kızlarını diri diri gömmek isteyen babalardan onları satın alır, hayatlarını kurtarır ve himâye ederdi. Müslüman olduktan sonra bir gün Rasûlullah r’e: &lt;strong&gt;“–Ey Allâh’ın Rasûlü, câhiliye devrinde yaptığım hayırlar var: Sadaka vermek, köle âzâd etmek, sıla-i rahim yapmak gibi… Bunlara mukâbil bana ecir verilir mi?”&lt;/strong&gt; diye sordu.&lt;br /&gt;Fahr-i Kâinât Efendimiz r şöyle buyurdu: &lt;strong&gt;“–Sen zâten, daha önceden yaptığın bu iyiliklerin hayrına İslâm’la şereflendin!” &lt;/strong&gt;(Buhârî, Zekât 24, Büyû 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, Îmân, 194-196)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek oluyor ki güzel ahlâk, Hak katında, îman şerefine nâiliyetin bir bedeli sayılabilecek kadar muazzam bir kıymeti hâizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler meccânen, yani bir bedel ödemediğimiz hâlde, lûtfen ve keremen İslâm nîmetiyle şereflendik. Bu yüzden îmânımızın bedelini ödemek için, Rabbimizin bu sonsuz lûtfuna şükrâne olarak, İslâm ahlâkını şahsiyetimizde en zarif bir şekilde temsil etmek durumundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ’nın insanoğluna bahşettiği ahlâk, onu diğer mahlûkattan ayıran en belirgin vasıftır. Ahlâkî değerlerini kaybeden bir insan, aslında insanlık vasıflarına da vedâ etmiş demektir. İnsanı insan yapan, onun güzel ahlâk ile bezenmiş olması; insanlıktan çıkaran ve “bel hüm edall : hayvanlardan da aşağı” bir zillete düşürense, ahlâksızlık batağına saplanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlâsızlık neticesinde “insanlık haysiyeti”ni terk eden nankörlere, nice ilâhî azap ve intikam tecellîleri vâkî olmuştur. Muhtelif ahlâksızlıkları âdeta meslek edinmiş olan Âd, Semud ve Lût gibi kavimler, bunların en bâriz misalleridir. Geçmişte helâk edilmiş bu gibi kavimlerden bugüne intikâl etmiş bâzı insanların, günümüz toplumlarında da mevcûdiyetini görmekteyiz. Cenâb-ı Hak bunlara dikkat çekerek ibret almamızı ve mânevî helâke dûçâr olmaktan sakınmamızı istemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hâlde en mühim insanlık vasfımız olan ahlâkımızı tekâmül ettirerek îmanımızın zaafa uğramaması için gayret göstermemiz îcâb eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira dînin gâyesi; güzel, ince ruhlu ve iç âlemini temizlemiş insan yetiştirmektir. Bu da, Hakk’a kulluğu idrâk ile olur. İslâm’a göre ideal insan, Allah ve Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanmış olan kimsedir. Bu ideale varabilmenin yolu ise mânevî terbiye ve eğitimden geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan en zor terbiye, insanın terbiyesidir. Zira insanda, diğer varlıklarda olmayan, terbiyeye muhtaç bir nefs ve şiddetli bir benlik vardır. Şüphesiz ki bu durum, insanoğlunun ilâhî imtihana tâbî olmasının bir neticesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, insanlığa en büyük insan terbiyecileri olan peygamberleri göndermiştir. Peygamberler, en yüce ahlâk numûneleri ve mürebbîleri/terbiyecileridir. Nitekim Peygamber Efendimizr: &lt;strong&gt;“Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”&lt;/strong&gt;1 buyurarak vazifesinin özünü ifâde etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz r’in ahlâkı, Rabbimizin kullarından istediği en yüce ahlâkın zirve numûnesidir. Bu hakîkati Rabbimiz; &lt;strong&gt;“(Rasûlüm!) Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin.”&lt;/strong&gt;2 âyet-i kerîmesiyle beyan buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Efendimiz r de; &lt;strong&gt;“Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de pek güzel kıldı.”&lt;/strong&gt;3 beyânıyla, mübârek şahsındaki yüce ahlâkın, &lt;strong&gt;“ilâhî ahlâk”&lt;/strong&gt; menbaından olduğuna işâret buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla “ilâhî ahlâk”ın hakîkatine vâkıf olabilmek için en güzel vesîle, Muhammedî ahlâkı yakînen tanımaktır. O’nda ne kadar fânî olunabilirse, ilâhî ahlâkın esrârı o kadar ayân olur. Allah Teâlâ’ya en çok yaklaşanlar da, Rasûl-i Ekrem r Efendimiz’in izini güzel ahlâk ile tâkip edenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe c vâlidemiz, kendisine Rasûlullah r’in ahlâkı sorulduğunda; &lt;strong&gt;“O’nun ahlâkı Kur’ân’dır.”&lt;/strong&gt;4 buyurarak Muhammedî ahlâkın özünü hulâsa etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ebû Bekir t da bizlere şu telkinde bulunmuştur: &lt;strong&gt;“Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, vereceği mükâfâtı azap ile birlikte zikretti ki, bu vesîleyle kul, ibâdete ve güzel ahlâka riâyet etsin ve azaptan sakınsın.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler de gönül feyzimizi, ilâhî ahlâk sergisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet derslerinden ve Kur’ân ahlâkını yaşayışıyla şerh ve îzah etmiş olan Allah Rasûlü r’in rûhî dokusundan almalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hak dostu Mevlânâ Hazretleri ne güzel söyler: &lt;strong&gt;“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve vasıflarıdır. Okuyup tatbik edersen, kendini peygamberlerle, velîlerle görüşmüş farzet! Kur’ân okuduğun hâlde, onun emirlerine uymaz ve Kur’ân ahlâkını yaşamazsan, peygamberleri ve velîleri görmenin sana ne faydası olur?.. Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi anlayanlar, onu yaşayanlardır.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mü’min; Kur’ân’ın ahkâmıyla âmil, ahlâkıyla da kâmil olduğu takdirde âdeta ilâhî ahlâk ile ahlâklanmış olur. Bunun için de Kur’ân-ı Kerîm’i, mânâsını tefekkürle ve ona kalbini samimiyetle açarak tilâvet etmek, aklen ve kalben Kur’ân iklîminde yaşamak ve davranışlarına Kur’ân ölçülerini hâkim kılmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun neticesinde mü’minde merhamet, şefkat, ikram, sehâvet, affedebilme, kendi imkânlarını bir din kardeşiyle paylaşabilme hasletleri, târifsiz bir huzur ve lezzet hâline gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KULU RABBİNE SEVDİREN HASLETLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlâhî ahlâk ile ahlâklanmak, her şeyden evvel, gönlün Allâh ile beraberliğine bağlıdır. Bunun vâsıtası ise muhabbettir. Zira “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”5 buyrulmuştur. Bu beraberliğin bir mânâsı da husûsiyetlerin beraberliğidir. Zira muhabbet, seven ile sevilenin husûsiyetlerindeki müştereklikten kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın özünde ilâhî bir sır vardır. O sır, nefha-i ilâhî olan ruhtur. Bir kul, Allâh’ın kendi rûhundan üfleyerek lûtfettiği rûhunu, bir de ilâhî güzelliklerle donatabilirse, Allâh’ın muhabbetine vesîle olan en güzel müştereklik gerçekleşmiş olur. Nitekim Allâh’ı seven mü’minin her hâl ve hareketi, O’nun esmâ ve sıfatlarından izler taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu da belirtelim ki, ilâhî ahlâk ile ahlâklanmakla kasdettiğimiz; Rabbimiz’in kullarında görmek istemediği azamet ve kibriyâ gibi celâl sıfatlarıyla değil, O’nun kullarında görmekten hoşnud olduğu şefkat, merhamet, affedicilik, cömertlik gibi cemâlî sıfatlarıyla ahlâklanmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, bu şekilde kendi esmâ ve sıfatlarının eserlerini gördüğü kulunu sever. Meselâ; Allah Teâlâ, “tek” olduğu için tek’i, güzel olduğu için güzelliği ve güzeli, âlim olduğu için âlimleri, cömert olduğu için cömertliği, güç ve kudret sâhibi olduğu için, zayıf mü’minlere kol-kanat geren madden ve mânen güçlü mü’minleri, vaadinden dönmeyen ve ahdine vefâ gösteren olduğu için vefâkârları, sâdık olduğu için doğru ve dürüst davrananları sever. Bu gerçeği, bütün cemâlî esmâya şümûllendirmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim şu hadîs-i şerîfler, Allâh’ın muhabbetine nâil olmanın, ilâhî ahlâk ile ahlâklanmaktan geçtiğine dâir ne güzel misallerdir: &lt;strong&gt;“Allah Teâlâ cömerttir, ihsan sahibidir; cömertliği sever. Yine O, güzel ahlâkı sever…”&lt;/strong&gt; (Süyûtî, el-Câmî, I, 60; Tirmizî, Edeb, 41/2799)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“…Allah Rafîk’tır (rıfk sahibidir), rıfkla (yumuşaklıkla) muâmeleyi sever. Sertliğe ve diğer şeylere vermediği sevâbı, rıfkla muâmeleye verir.”&lt;/strong&gt; (Müs¬lim, Birr, 77)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bir defasında Rasûl-i Ekrem r Efendimiz: &lt;strong&gt;“–Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.”&lt;/strong&gt; buyurmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sahâbî:&lt;strong&gt; “–Yâ Rasûlâllah! İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanır.”&lt;/strong&gt; dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz r bunun kibir olmadığını belirterek: &lt;strong&gt;“–Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise büyüklenerek (Allâh’ın lutfettiği nîmetleri nefsine izâfe ederek) hakkı inkâr ve reddetmek, bir de insanları hakir görmektir.” &lt;/strong&gt;buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 147; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 133)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Rasûlullah r Efendimiz, izârsız6 olarak açık bir alanda gusleden bir kimse gördü. Bunun üzerine minbere çıktı, Allâh’a hamd ü senâdan sonra şöyle buyurdu: &lt;strong&gt;“–Allah çok hayâlı ve çok gizlidir. Bu sebeple hayâyı ve örtünmeyi sever. O hâlde herhangi biriniz gusledeceği zaman örtünsün.”&lt;/strong&gt; (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4012)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Sâdî Hazretleri, Gülistan adlı eserinde, ilâhî bir ahlâk olan “hayâ” husûsunda buyurur ki: “Günahkâr kullardan biri, kabul edilir ümîdiyle ellerini açar, duâ eder. Fakat Allah Teâlâ onun duâsını kabul etmez. O kul tekrar duâ eder, Allah yine kabul etmez. Kul üçüncü defâ ellerini açar, duâ edip yalvarmaya başlar. Bu sefer Cenâb-ı Hak buyu¬rur ki: &lt;strong&gt;«–Ey benim meleklerim! Kulumun ısrarla yaptığı duâyı kabul ettim ve istediğini verdim. Çünkü bir kulumun uzun uzadıya duâ edip inlemesinden utanır, hayâ ederim.»”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Sâdî, bunu naklettikten sonra der ki: &lt;strong&gt;“Allâh’ın lutuf ve keremini gör ki, günâha giren kuldur, fakat hayâ eden Allah’tır.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz r’in; “örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha fazla hayâ sahibi” şeklinde tavsîf edilen ahlâkının kaynağı da, şüphesiz ki bu ilâhî ahlâktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede buyrulur: &lt;strong&gt;“De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da Rasûlü de mü’minler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allâh’a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”&lt;/strong&gt; (et-Tevbe, 105)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûlullah r Efendimiz de şöyle buyurmuştur: &lt;strong&gt;“Sağlığım sizin için hayırlıdır: Siz benimle konuşursunuz; ben de sizinle konuşurum! Vefâtım da sizin için hayırlıdır: Amelleriniz bana arz olunur, hayırlı amellerinizi gördüğümde, ondan dolayı Allâh’a hamd ederim; kötü amellerinizi gördüğümde ise sizin için Allah’tan mağfiret dilerim.”&lt;/strong&gt; (Heysemî, IX, 24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümmet-i Muhammed olarak bizler de yapıp ettiğimiz bütün amellerin dâimâ Allah tarafından görülmekte olduğunu ve hattâ Rasûlullah r Efendimiz’e de arz edileceğini unutmayıp, onların gözleri önünde yapamayacağımız yanlışları yapmaktan son derece hayâ etmeli ve sakınmalıyız. Zira bugün yanlışlardan sakınmak, kişiyi yarın mahşer gününde rezil olmaktan kurtaracaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GÖNLÜ&amp;nbsp; İLÂHÎ AHLÂKA AYNA KIL…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde bir kıssa nakleder: “Hazret-i Yûsuf u’a çok uzak diyarlardan, yüreği muhabbetle dolu bir dostu gelip misâfir olur. Onlar, çocukluktan beri samimî birer dostturlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelliğiyle göz kamaştıran Hazret-i Yûsuf, bir müddet onunla sohbet ettikten sonra nükteli bir tarzda: &lt;strong&gt;«–Söyle bakalım dostum, bize gittiğin yerlerden ne hediye getirdin?» &lt;/strong&gt;der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misâfiri, bu istek karşısında önce ne diyeceğini bilemez. Ardından, hissiyâtını şu samimî ifâdelerle dile getirir: &lt;strong&gt;«–Sana armağan getirmek için, şu fânî âlemde birçok şeye nazar ettim. Fakat hiçbirini gözüm tutmadı, hiçbirini sana lâyık göremedim. Bir kırıntı büyüklüğündeki altın parçasını bir altın yatağına veya bir damlayı bir denize nasıl armağan olarak götürebilirdim ki? Senin güzelliğine denk olacak hangi tohum vardır ki bu Mısır ülkesinin ambarında bulunmasın? Sana getirilecek hediye, ancak senin güzelliğinin bir eşi, bir benzeri olmalıdır. Bu yüzden ben de çâresiz, sana gönül nûru gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna getirip sunmayı lâyık gördüm.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ey Güneş gibi gökyüzünün nûru olan Yûsuf! Sana gönül nûrundan bir ayna getirdim ki, ona baktıkça kendi güzelliğini görüp hayrân olasın. Onda güzel yü¬zünü gördükçe, Rabbin sendeki cemâlî tecellîlerini seyredesin ve beni de hatırlayasın.»&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misâfir bunları söyledikten sonra koltuğunun altından bir ayna çıkarır ve Hazret-i Yûsuf’a takdîm eder.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hak Teâlâ Hazretleri, her şeyden müstağnîdir. Kâi¬natta hiçbir güzel ve kıymetli şey yoktur ki O’nun sonsuz hazinelerinde mevcut olmasın. Zira O, bütün güzelliklerin asıl Hâlık’ı ve müsebbibidir. Bu sebeple O’nun yüce huzûruna takdîm edilebilecek en makbul hediye, mâsivâ kirlerinden arınarak ilâhî ahlâk tecellîlerine mâkes olan, mücellâ, musaffâ ve pâk bir gönül aynasıdır. Yani Rabbimizin nazar kıldığında, kendi cemâlî sıfatlarını seyredip râzı olacağı bir kalb-i selîmdir. Hakk’ın güzelliğine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir kalp, Cenâb-ı Hakk’a götürülmeye en lâyık hediyedir. Zâten Rabbimizin bizleri huzûr-i ilâhisine kabûl buyurması da ancak “kalb-i selîm” ile mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim âyet-i kerîmede bu hakîkat şöyle ifâde buyrulur: &lt;strong&gt;“O gün, ne mal fayda verir, ne de evlât! Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ!”&lt;/strong&gt; (eş-Şuarâ, 88-89)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur: &lt;strong&gt;“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hak âşığı! Eğer ahmak değilsen, Hakk’ın huzûruna yokluk götür.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mârifet, kesretten vahdete intikâl edebilmek ve Hakk’ın rengine boyanabilmektir. Göklerdeki bulutların, deryâlardaki suların kendi renkleri yoktur. Onları renkten renge koyan, semâdaki Güneş’tir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sen de nefsânî arzulardan sıyrıl, yokluğa, yani hiçliğe er! Zira her ilâhî tecellînin kemâli, hiçliğe vâsıl olduktan sonra başlar…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmelidir ki; nefsânî menfaat ve arzular; rûhumuza serpilen zehirlerdir. Her biri rûhânî hayatımıza vurulan zincirler mesâbesindedir. İlâhî ahlâka da ancak bu nefsânî zincirler koparıldıktan sonra ulaşılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani Allâh’ın muhabbetine, yakınlığına ve dostluğuna giden yol, yaşayışımızla ilâhî ahlâka bir ayna olabilmekten geçer. Öyle bir ayna ki, ona bakan herkes, orada nefsânî zaaflarla mâlûl hâl¬leri değil, Hakk’ın cemâlî esmâsının tecellîlerini seyretmelidir. Zira ke¬sâ¬fet¬le buğulanmış ve kararmış kalplerin ilâhî ahlâktan alacağı hiçbir nasip yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf büyüklerinin; &lt;strong&gt;“Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma”&lt;/strong&gt; tâbir ettikleri Hak’ta fânî olmak da böyle bir tezkiye ve tasfiyeden, yani mânevî arınmadan başka bir şey değildir. Seyr u sülûk yolunda muhabbet murâkabesinin sıhhat ve hakikati de ancak bu alâmetle bilinebilir. Zira mânevî terbiye sistemi olan tasavvufta vâsıta muhabbet, netice ise “âdâb”dır. Tasavvuf, kalbin safâya, yani mânevî arınmaya ermesinin ifâdesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Ebû Bekir el-Kettânî: &lt;strong&gt;“Tasavvuf ahlâktır. Ahlâk itibârıyla senden üstün olan kimse, safâ, yani mânevî temizlik bakımından da üstündür.”&lt;/strong&gt; buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu’l-Hüseyn en-Nûrî de: &lt;strong&gt;“Tasavvuf ne şekil, ne de bir ilimdir; o sadece güzel ahlâktan ibârettir. Eğer şekil olsaydı mücâhedeyle, ilim olsaydı öğrenmekle tahsîl edilirdi. Bu sebeple sırf şekil ve ilim, maksada ulaştıramaz. Tasavvuf, Hakk’ın ahlâkına bürünmektir.”&lt;/strong&gt; buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HAK YOLCULUĞU&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf, îman, İslâm ve ihsân rehberliğinde kat edilecek bir Hak yolculuğudur. Bu yolculukta mü’minin vazifesi, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatları üzerinde tefekkür ederek, onların gerektirdiği ahlâk ile ahlâklanmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bursevî Hazretleri bunu ne güzel îzah buyurur: &lt;strong&gt;“Bilesin ki dînî makamlar üçtür: İslâm, îman ve ihsan. Allâh’ın isimlerini zikretmek de üç türlüdür: İslâm makamında taalluk, îman makamında tahalluk ve ihsan makamında tahakkuk ile. İslâm makamında taalluk ile Allâh’ın isimlerini zikretmek; sâlikin, bu isimlerden her birinin eserlerinin kendi nefsinde, bedeninde, bütün zerrelerinde, bütün hâl ve hareketlerinde görünmesini istemesidir. Bütün zuhurâtın, zikrettiği isimlerin hüküm ve eserleri olduğunu görerek, nîmetlere şükretmek ve belâlara sabretmek gibi, her esere uygun karşılığı vermesidir…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Îman makamında tahalluk ile bu isimleri zikretmek; rûhun bu isimlerin mânâ ve hakikatlerine vâkıf olması ve; “Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanın.” 7 buyruğu gereğince o isimlerin her biriyle ahlâklanmakla olur. Bu takdirde bu isimlerden biriyle ahlâklanan kişi, o ismin aynısı gibi olur. Yani o isimden tecellî eden şeyler, bu kişiden de aynen tecellî eder…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İhsan makamında tahakkuk ile Allâh’ın isimlerini zikretmek ise; takvâ ile ve sahip olduğun veya içinde zuhur eden, sonradan olmuşluk mührü vurulmuş bütün sûret ve mânâlardan soyunmak ve hakikî huzur örtülerine bürünmekle olur.”&lt;/strong&gt; (Rûhu’l-Beyân, VI, 440-441)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani ihsan duygusu, her şeyin hakîkatinin ve mutlak varlığın sadece Cenâb-ı Hak olduğunu görüp Allah’tan gayrı bütün varlıkların ve hâdiselerin, izâfî, geçici ve gölge hükmünde olduğunun idrâkine ulaşmaktır. Dâimâ Hakk’ı görürcesine bir kulluk şuurunu kazanmak ve bu hâlet-i rûhiyeyi kalpte sâbitleyerek şahsiyetin hâkim ve ayrılmaz bir unsuru hâline getirerek yaşamaktır. Bu da Allah’ta fânî olan Hak dostlarının kârıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAK DOSTLUĞU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlâhî muhabbet ve dostluğu temin edecek bir ahlâklanma neticesinde “Hak dostu” mertebesine erişebilmek, her mü’minin en yüce gâyesidir. Hak dostları, tasavvuf yolunda zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş ve kalbî merhaleler kat ederek davranış mükemmelliğine ve “peygamber vârisliği” şerefine ermiş bahtiyarlardır. Onlar, nebevî irşad ve davranış mükemmelliğinin zamanlara yayılmış zirveleridir. Yine onlar, ilâhî ahlâkın fiilî ve müşahhas numûneleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hak dostları îmân ile mârifetullâh’a; takvâ ile de yüksek ahlâka ulaşmış olduklarından, en zor günde bile her türlü korku ve kederden selâmette olacaklardır. Çünkü onlar, en üstün kudret sahibi olan Allâh’ın dostluğuyla, en emin himâyeye sığınmışlar ve ilâhî teminat altına girmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur: &lt;strong&gt;“Bilesiniz ki Allâh’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de. Onlar, îmân edip de takvâya ermiş olanlardır.”&lt;/strong&gt; (Yûnus, 62-63)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu âyet-i kerîmeler, “Allâh ile dostluk” pâyesine erebilmenin şartını; “îman ve takvâ” olarak hulâsa etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Îman, bütün bâtıl ve yanlış inançlardan arınarak yegâne ilâhın Allâh olduğu hakikatine tam bir kalbî itmi’nân ile ulaşmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takvâ ise her türlü sapık ve kötü yollardan, başıboş, nefsânî ve hayvânî bir yaşantıdan kurtularak kalbi bütünüyle Allâh’a teslîm etmek, hayâtı ilâhî gerçekler ışığında düzenlemek ve böylece “ilâhî bir ahlâk disiplinine girmek”tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutasavvıfların hedefi de bu hakîkate ulaşmaktır. Bu da Allâh ile kurulan kalbî bir râbıtayı ifâde eder. Sıhhatli bir şekilde bu râbıtayı kuran kişi, ilâhî ahlâk ile ahlâklanarak Rabbin velî bir kulu olur. Artık onda nefsânî ihtiraslar ve temâyüller hayâtiyetini kaybeder. Tıpkı bir akarsuyun denize vâsıl olduktan sonra kendi hüviyetini kaybedip denizde yok olması gibi, artık sadece Rabbinin murâdına muvâfık hâl ve davranışlar sergilemeye başlar. Her şeye Rahmânî bir nazarla bakar, O’nunla işitir, O’nunla konuşur, O’nunla yaşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu hadîs-i kudsî bu hâli ne güzel îzah etmektedir: &lt;strong&gt;“Her kim Ben’im velî bir kuluma düşmanlık ederse Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihâyet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun (âdeta) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;ve konuşan dili olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlakâ veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.” &lt;/strong&gt;(Bkz. Buhârî, Rikâk, 38; Ahmed, VI, 256; Heysemî, II, 248)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekilde zikri ve fikri Allâh olan bir mü’minin, merhamet, sabır, sehâvet ve affedebilme gibi ilâhî ahlâktan nasipsiz kalması düşünülemez. Zira onların görüşleri, duyuşları, düşünüşleri ve ifâdeleri artık hep ilâhî nûrun cereyânından ibârettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, bu hakîkatlerden hisse alarak gönüllerimizi ilâhî ahlâkının bereketli bir mecrâı kılsın. Bütün mahlûkâta şefkat, merhamet, lûtuf, af ve güzellik tevzî edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âmîn!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar: 1. İmâm Mâlik, Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8. 2. el-Kalem, 4. 3. Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12. 4. Müslim, Müsâfirîn, 139. 5. Buhârî, Edeb, 96. 6. İzâr: Belden aşağı kısmı örtmek için bele sarılan örtü. 7. Bk. Münzirî, Terğîb, IV, 185.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-6670887213607240062?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/6670887213607240062/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2012/01/ilahi-ahlak-ile-ahlaklanmak-osman-nuri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6670887213607240062'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6670887213607240062'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2012/01/ilahi-ahlak-ile-ahlaklanmak-osman-nuri.html' title='İLÂHÎ AHLÂK İLE AHLÂKLANMAK / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-eRsGNw6nl5w/Txnp3kq9h8I/AAAAAAAAAg4/zdLdtz0pIz0/s72-c/ONT.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8804179578552235378</id><published>2011-12-17T10:09:00.000-08:00</published><updated>2011-12-17T10:12:04.797-08:00</updated><title type='text'>HÜLYA YÜREKLİ ŞİİRLERİYLE BEĞENİ TOPLUYOR</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-grW-eV_WbWQ/TuzauYnHnJI/AAAAAAAAAgs/iM5LbqGCSrM/s1600/H%25C3%259CLYA+Y%25C3%259CREKL%25C4%25B0+PROF%25C4%25B0L.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" oda="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-grW-eV_WbWQ/TuzauYnHnJI/AAAAAAAAAgs/iM5LbqGCSrM/s1600/H%25C3%259CLYA+Y%25C3%259CREKL%25C4%25B0+PROF%25C4%25B0L.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Hülya Yürekli, şiirlerini yayınlamaya başladığı kültür-sanat sayfasında paylaşıyor. Birbirinden güzel şiirler, okuyucudan büyük ilgi ve beğeni gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kapılarını açıp acı kalesininOrdularını bekledim sevginin&lt;br /&gt;Kelimelere can vereceğim Ekmeğini paylaşacağım kalbimin"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hulyayurekli.blogspot.com/2011/12/topraktan-uyanmak.html"&gt;http://hulyayurekli.blogspot.com/2011/12/topraktan-uyanmak.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8804179578552235378?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8804179578552235378/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/12/hulya-yurekli-siirlerini-yaynlamaya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8804179578552235378'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8804179578552235378'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/12/hulya-yurekli-siirlerini-yaynlamaya.html' title='HÜLYA YÜREKLİ ŞİİRLERİYLE BEĞENİ TOPLUYOR'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-grW-eV_WbWQ/TuzauYnHnJI/AAAAAAAAAgs/iM5LbqGCSrM/s72-c/H%25C3%259CLYA+Y%25C3%259CREKL%25C4%25B0+PROF%25C4%25B0L.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-527851421236985075</id><published>2011-12-17T09:43:00.000-08:00</published><updated>2011-12-17T09:44:59.391-08:00</updated><title type='text'>ŞİŞEDE TÜRK KANI / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-iSv4vMGKEKM/TuzUop2TTZI/AAAAAAAAAgk/ichGeW6Z_zU/s1600/ONT+3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" oda="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-iSv4vMGKEKM/TuzUop2TTZI/AAAAAAAAAgk/ichGeW6Z_zU/s320/ONT+3.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti’nin son günlerinde devlete ârız olan zaafların, batılılaşmış yarı câhil bir kadronun ihânet ve acziyetinin eseri olarak gerçekleştiği mâlumdur. Bundan istifâde ederek son darbeyi vurmak isteyen düşmanların ilk olarak açtıkları cephe, Trablusgarb Cephesi’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de ifâde ettiğimiz üzere İttihatçıların âlim(!) sadrâzam diye Roma büyükelçiliğinden getirtip hükümetin başına geçirdikleri, -günümüz tâbiriyle- devletler hukuku profesörü Sadrâzam İbrâhim Hakkı Paşa, bugünkü Libya Devleti’nin esâsı olan Trablusgarb vilâyetimizi, âdeta İtalyan işgâline âmâde bir hâle getirmişti. İtalyanların oraya saldıracağını Roma’da büyükelçilik mevkiinde bulunması sebebiyle en iyi bilmesi gereken bu gâfil sadrâzam, Trablusgarb’daki askerleri gereksiz bir sûrette Yemen’e göndermiş, oradaki vâliyi de basit bir mes’ele için merkeze çağırmıştı. İtalyanlar, vâlisiz ve askersiz Trablusgarb vilâyetimize trampet çala çala çıkarma yapmıştı. Bunun üzerine îman heyecânı ile oraya koşan pek çok vatanperver askerin nisbetsiz güçler arasındaki dâsitânî mücâdelesi, bütün dünyâda haklı bir takdir ve hayranlık uyandırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk askerine bu takdir ve hayranlığı duyanlardan biri de Pâkistan’ın kuruluşunda fikir babalığı yapmış olan şâir, Muhammed İkbâl’dir. O büyük ve mütefekkir zât, kendi ülkesinde Hindûlara karşı müslümanları ayrı ve müstakil bir siyâsî varlık hâline getirebilmek için çalışırken, İtalyanların Trablusgarb vilâyetimize saldırmasına dâir haberle sarsılmıştı. Fakat çok geçmeden bir avuç Türk’ün orada ortaya koyduğu yiğitlik ve fedâkarlık haberleri ile tesellî bulmuş, hattâ bu kahramanlıkları kendi halkına cesâret vermek için şiirleriyle ebedîleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Hind müslümanları (bugünkü Pakistanlılar) Türkiye’ye destek olabilmek için bir miting tertib etmişlerdi. Muhamed İkbâl, bu mitingde topluluğu heyecâna getiren Urdu dilinde müthiş bir şiir okumuştur. O şiirde deniliyordu ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu dünyânın son derece muzdarip eden hâllerinden sıkılmış, başka bir âleme göçmüştüm. Melekler beni Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna getirdiler. Peygamberimiz sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–…Bana güzel bir koku gibi yaklaştın. Söyle bana o dünyâ âleminden getirdiğin güzel hediye nedir?»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Yâ Rasûlallâh!» dedim. «–Dünyâda huzur ve rahat kalmadı. Arzu edilen hayat ele geçmiyor. (İnsan istediği gibi huzur içinde dînini yaşayıp mâneviyâtını artıramıyor.) Varlık bahçelerinde binlerce lâle ve gül var, fakat hiçbirinde vefâ kokusundan eser yok. (Dünyâdaki varlıklar fânî ve geçici… Onlara iltifat etmeye, hediye diye götürmeye değmez.) Buna rağmen huzûrunuza hediye olarak billur bir şişe getiriyorum. Bu billur şişenin içinde o derecede kıymetli bir şey var ki, emsâlini bulmak imkânsızdır. Bu şişede ümmetinizin nâmusu, şerefi ve vicdânı vardır. Bu şişede, Trablusgarb İslâm beldesinde işgalci İtalyanlara karşı harb ederken şehid düşen Türk askerlerinin mübârek kanı vardır.»”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu müthiş hitâb üzerine, oradaki insanlar neleri varsa verdiler. Trablusgarb Harbi’nden başlayarak, I. Dünyâ Savaşı ve İstiklâl Harbi’ne kadar, devamlı Osmanlı’ya yardımda bulundular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı İkbâl, harb-i umûmî musîbetleri karşısında bir başka şiirinde de: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Osmanlıların üzerine kederden bir dağ yığılmışsa da sen üzülme, çünkü bin yıldızın kanı dökülmeden şafak sökmez.” diye ümmete şâirâne bir üslûb ile ümit ve şevk vermeye çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm şâiri İkbâl, “Tulû-i İslâm” adıyla millî mücâdelemiz için bir nevî destan kaleme almış ve bunda Türk askerinin kahramanlığını göklere çıkararak “Allâh onlara yardım etsin!” niyâzında bulunmuş ve:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Atınız nereye kadar giderse oraya kadar atılın, düşünmeyin! Biz bu meydanda nice kereler tedbîr yüzünden mat olduk. Âlem-i İslâm arkanızdadır!..” diye Türk’ün cesâretini daha da artırmak için şiirin tesir gücünü keskin bir kılıç gibi kullanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı cihan devleti, gizli düşman faâliyetleri netîcesinde milletine yabancılaşmış ve devlete hâkim olmuş bulunan İttihatçı gürûhun elinde bâdireden bâdireye sürüklenmiştir. Bu bâdirelerin ilki, yukarıda zikretmiş olduğumuz gibi, (1911) Trablusgarb Harbi’dir. Onu tâkiben (1912) Balkan Harbi ve (1914-18) Birinci Cihan Harbi, Türk askerinin sayısız ve emsâlsiz kahramanlık menkıbeleriyle cereyan etmiştir ki, bunun en muhteşem safhası Çanakkale Muhârebeleri’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O büyük devlet, hayâtına son verilirken bile Çanakkale’de mâzinin derinliklerinde kalmış, eski azametli zaferlerle boy ölçüşebilecek yeni ve nihâî bir destan yazmıştır. O derecede ki, iki yüz elli bin vatan evlâdını şehid vermek pahasına, teknik üstünlüğe sâhip üç yüz bin kişilik müstevlî askerlerinin Çanakkale’yi geçmesini engellemiş; izzetini, şerefini ve pâyitahtını korumuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciltlerle yazılsa anlatılamayacak olan bu “Çanakkale Destânı” hakkındaki takdirkârlıklardan küçük bir numûne ile yazımıza son verelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda bir taraftan Kafkasya ve Galiçya’da Ruslarla, Filistin ve Sûriye havâlisinde İngilizlerle, diğer taraftan da Çanakkale’de İngiliz, Fransız ve İtalyan asker ve donanmasıyla harbeden Osmanlı’nın müttefiki Almanlar, bizim Galiçya cephesine iki tümen göndermiş olmamıza rağmen, bize ancak birkaç generalle destek olmuşlardır. Bunlardan birisi Liman Von Sanders’tir ki, önce Çanakkale, sonra da Sûriye Cephesi’nde, cephe kumandanlığını deruhte etmiş olması sebebiyle “Türk askeri”ni yakînen tanıma fırsatını elde etmişti. Alman asâlet ünvânı olan “Von” sıfatıyla anılmakta olan bu generalin Türk askeri hakkında sayısız hüsn-i şehâdetinden şu birkaç cümle, Mehmetçiğin dünyâda meşhûr olduğu karakter ve kahramanlığın, târihî tescil ve ikrârına en iyi bir misâldir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çelikten, mânevî kuvvetten, vatan aşkından bir insan yapısı ne demektir? Bu sorunun cevâbı, işte bu gösterişten uzak, mütevekkil ve sâkin Anadolu çocuğunun ta kendisidir! Yaralı düşmanını sırtında siperlerine getiriyor, sargı bezi olmadığı zaman, bir yedeği daha bulunmayan gömleğini yırtarak onu sarıyordu.” (Çanakkale 5. Ordu Kumandanı, Liman Von Sanders)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler, milletimizin karakterine nakşolmuş olan îman ve vatanperverlik duygusunu ifâde eden en müşahhas misâllerden sadece bir tânesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâ Rabbî! Vatan ve milletimizin istikbaldeki kaderini, şerefli mâzîmizde olduğu gibi şanlı zaferlerle âbâd eyle! Mübârek ecdâdımızın dîn, îman ve vatan müdâfaası uğrundaki cesaret ve sevdâ dolu fedâkârlıklarından bizlere ve nesillerimize de hisseler nasîb eyle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âmîn…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-527851421236985075?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/527851421236985075/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/12/osmanl-devletinin-son-gunlerinde.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/527851421236985075'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/527851421236985075'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/12/osmanl-devletinin-son-gunlerinde.html' title='ŞİŞEDE TÜRK KANI / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-iSv4vMGKEKM/TuzUop2TTZI/AAAAAAAAAgk/ichGeW6Z_zU/s72-c/ONT+3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8702425664882598726</id><published>2011-08-09T09:33:00.000-07:00</published><updated>2011-08-09T09:34:16.389-07:00</updated><title type='text'>İNSAN YÜKÜ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-scpiDhM61Ws/TkFhcNKQmtI/AAAAAAAAAd4/VpqRXjxjN78/s1600/kapak002.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-scpiDhM61Ws/TkFhcNKQmtI/AAAAAAAAAd4/VpqRXjxjN78/s400/kapak002.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638895345641495250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Yürekli'nin ilk kitabı olan İnsan Yükü'nde, 1980 -87 arasında yazdığı şiirler, şairin ilk dönem şiirleri yer almaktadır. Bu şiirlerde şair, şiirinin imge yapısını sağlamlaştırır. İçe ve dışa bakışlardan oluşan şiirsel görünümler imgeleşerek insan gerçeğini ortaya koyarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Yürekli İnsan Yükü'ndeki güçlü şiirleriyle 80 kuşağından sıyrılıp öne çıkmıştır. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8702425664882598726?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8702425664882598726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/08/insan-yuku.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8702425664882598726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8702425664882598726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/08/insan-yuku.html' title='İNSAN YÜKÜ'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-scpiDhM61Ws/TkFhcNKQmtI/AAAAAAAAAd4/VpqRXjxjN78/s72-c/kapak002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8585588310211896259</id><published>2011-08-09T09:22:00.000-07:00</published><updated>2011-08-09T09:24:13.884-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-sbjo9soX1zo/TkFfJ6xh8QI/AAAAAAAAAdo/m3CKYsIMEyA/s1600/H%25C3%259CLYAYA%2B%25C5%259E%25C4%25B0%25C4%25B0RLER.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 294px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-sbjo9soX1zo/TkFfJ6xh8QI/AAAAAAAAAdo/m3CKYsIMEyA/s400/H%25C3%259CLYAYA%2B%25C5%259E%25C4%25B0%25C4%25B0RLER.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638892832445034754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Yürekli, otuz yıllık aşkının günlüğü şiirlerini toplayıp kitaplaştırıyor. Üniversite eğitimi için gittiği Erzurum'da karşılaştığı Hülya'yı etkilemek kolay olmaz.. Mustafa Yürekli, ailelerin onaylayacakları ama desteklemeyecekleri düğünü yapana kadar büyük bir mücadele verir. Evlilikten sonra da İstanbul'da devam edecektir mücadelesi. Bu uzun mücadelenin adeta günlükleri olan şiirlere yer verilmiş Hülya'ya Şiirler kitabında.. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8585588310211896259?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8585588310211896259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/08/mustafa-yurekli-otuz-yllk-asknn-gunlugu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8585588310211896259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8585588310211896259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/08/mustafa-yurekli-otuz-yllk-asknn-gunlugu.html' title=''/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-sbjo9soX1zo/TkFfJ6xh8QI/AAAAAAAAAdo/m3CKYsIMEyA/s72-c/H%25C3%259CLYAYA%2B%25C5%259E%25C4%25B0%25C4%25B0RLER.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-2462104791589982545</id><published>2011-07-04T04:52:00.000-07:00</published><updated>2011-07-04T04:53:23.967-07:00</updated><title type='text'>BALKON - SEZAİ KARAKOÇ / İSMET EMRE</title><content type='html'>BALKON &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk düşerse ölür çünkü balkon &lt;br /&gt;Ölümün cesur körfezidir evlerde &lt;br /&gt;Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların &lt;br /&gt;Anneler anneler elleri balkonların demirinde &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde ve evlerde balkon &lt;br /&gt;Bir tabut kadar yer tutar &lt;br /&gt;Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen &lt;br /&gt;Şezlongunuza uzanın ölü &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek zamanlarda &lt;br /&gt;Ölüleri balkonlara gömecekler &lt;br /&gt;İnsan rahat etmeyecek &lt;br /&gt;Öldükten sonra da &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana sormayın böyle nereye &lt;br /&gt;Koşa koşa gidiyorum &lt;br /&gt;Alnından öpmeye gidiyorum &lt;br /&gt;Evleri balkonsuz yapan mimarların &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezai KARAKOÇ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan şiirindeki beyit anlayışı, Tanzimat edebiyatıyla birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmış, onun yerine anlamın birden fazla mısraya dağıldığı müstezad gelmiştir. Servet-i Fünun hareketi, müstezatı daha da genişleterek serbest müstezat haline dönüştürmüştür; Cumhuriyet sonrasında ise serbest şiir adını verdiğimiz yeni bir tarz ortaya çıkmıştır. Bu anlayış, şiirde herhangi bir vezin kullanılmasına gerek duyurmadığı gibi kafiye, redif gibi özellikle ahenge ait özellikleri de şiir için zorunluluk olmaktan çıkarmıştır. Bununla birlikte, serbest şiir adını verdiğimiz tarzda yazılan metinlerin ahenkten, müzikaliteden yoksun olduğunu söyleyip genelleme yapmak da doğru değildir. Çünkü ahengi sağlayan unsurlar, serbest şiirde ya mısra içlerine kaymış ya da metnin bütününe yayılarak varlığını sürdürmenin bir yolunu bulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezai Karakoç’un Balkon(1) adlı şiiri, bu tarza uygundur. Günümüz şairlerinden ve II. Yeni olarak adlandırdığımız şiir hareketinin temsilcilerinden olan Sezai Karakoç, şiir anlayışını temellendirirken, Divan ve Halk şiirinden olduğu kadar tasavvuf ve Batı şiir anlayışlarından da yararlanarak kendine güçlü bir gelenek oluşturmuştur. Bu yüzden de aruzla yazmadığı halde şiirlerinde aruzun ahengini, heceyle yazmadığı halde, zaman zaman farkında olmadan hecenin kullanıldığı mısraları, kafiyeye fazlaca müracaat etmediği halde kafiyeli kullanımları sıkça görürüz şiirlerinde. Balkon şiirindeki “ölür/cesur; evlerde/demirinde; anneler/elleri; yer/tutar; balkon/kefen; gömecekler/etmeyecekler; zamanlarda/sonra da” kelimeleri ya mısra sonlarında yahut mısra içlerinde kafiye, redif ve ses benzerlikleri oluşturarak ahengi sağlamışlardır. Bu durum, şiirin kendisini ne kadar kafiye, vezin ve redif gibi biçimsel unsurlardan kurtarmaya çalışırsa çalışsın, aslında onsuz yapamayacağının en belirgin işaretleridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkon şiirinin teması, modern mimari anlayışının insan üzerindeki olumsuz etkisidir. Şair bunu balkon göstergesini kullanarak vermektedir. Bilindiği gibi balkon anlayışı daha çok Batılı mimarinin bir özelliğidir. Özellikle apartman kültürünün yaygın olduğu dönemden itibaren, çok katlı binalarda yaşayan insanların dışarıyla temasını sağlamak için başvurulmuş bir yöntemdir. Ancak şaire göre faydadan çok zararı olan bir mimari unsurudur balkon. Hele çocuklar söz konusu edildiğinde! Çocuklar, hareketli oluşları, sürekli dışarı çıkmak için balkonu tercih edişleri, kontrollerini sağlamakta güçlük çekmeleri bakımından balkonun olumsuzluklarından ziyadesiyle etkilenirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair, burada, modern mimari anlayışının olumsuzluklarını balkon göstergesiyle anlatırken, şiiri değil de başka bir edebi ifade yöntemini kullanabilirdi. Bir hikâyeyle, bir deneme yahut makaleyle bize balkonun olumsuz özelliklerini sıralayabilir ve geleceğin dünyasındaki evlerin balkonsuz yapılması gerektiğine dair tezler ileri sürebilirdi. Ancak şiirde yarattığı etkiyi yaratması neredeyse imkânsız olurdu. Şiirin kendine özgü sesi, kurgusu, dil ve üslubu zihnimizde daha kalıcı etkiler bırakmaktadır. Nitekim birinci dörtlükteki “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon/ Ölümün cesur körfezidir evlerde/ Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların/ Anneler anneler elleri balkonların demirinde” ifadesi yerine “balkon, çocuklar için ölüme götüren yollardan biridir. Aman çocuklarınızı balkona tek başlarına bırakmayın. Eğer çocuklar balkondan düşüp ölürse anneleri buna çok üzülür.” Gibi bir ifade kullanmış olsa, günlük hayatta sürekli karşılaştığımız biçimde bir dil kullanmış olurdu ve dil günlük iletişim misyonunun ötesine geçip amaçla aracı örtüştüren ontolojik bir niteliğe dönüşmezdi. Oysa “ölüm” yerine “son gülümseme”; “anne kederi” yerine çocuğunun ölümüyle şoka girmiş bir annenin buz gibi demiri kavramış elleri ima edilerek “anneler anneler elleri balkon demirinde” denmek suretiyle hiç alışık olmadığımız, bize farklı gelen bir dil ve üslup kullanımı sergilemektedir. Balkon korkusunun bir bilgi olmaktan çıkıp canlı, elle tutulur bir nesneye dönüştürülmesi ve zihnimize çakılarak kalıcılaştırılması şiirin kendine özgü büyüleyici telkininden kaynaklanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. Şiir ve Zihniyet: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şiir, doğrudan yahut dolaylı, az ya da çok, içinde belli oranda bir zihniyeti taşır. Bu zihniyet, şiirin dokusunun içinde erimiş olarak varlığını anlık pırıltılarla gösterir. Şiirin sahip olduğu zihniyet her zaman şairinin dünya görüşünü, hayata bakışını aksettirmeyebilir; bu, bazen bir topluluğun genel anlayışı, bazen bir milletin ortak duruşu, bazen geçmişten bugüne uzanan bir mitolojinin güncelleştirilmesi vs. şeklinde de kendini ortaya koyabilir. Ancak genel itibariyle şiire sinmiş olan zihniyet şairin duygularıyla birlikte düşüncelerinin de yansıması olara görünür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkon şiirinde, Sezai Karakoç ile özdeşleştirebileceğimiz bir bakış açısı ayan beyan ortadadır. Şairin hayat görüşü ve estetik algısının genelde Doğu medeniyeti, özelde ise İslam düşüncesine dayandığını biliyoruz. Bu da ister istemez Batılı düşünce, yaşam biçimi, sosyal hayat, edebi ve estetik değer kurgularının bir şekilde reddi anlamına gelmektedir. Batılı mimari, belki de zorunlu olarak “apartman” kültürüne dayanmakta, bu da yerine göre binlerce insanın aynı yapının içine sıkıştırılmasıyla oluşturulmuş bir yan yana geliş anlamına gelmektedir. Evlerin sıkış sıkış olması, her santimetre karenin hesabıyla oluşturulmuş bir mekan anlayışı, istediğiniz an adımınızı dışarı atmayı güçleştirmektedir. Sürekli ev içine kapatılmış insan için dışarıyı teneffüs etme olanağı bir tek balkonla mümkün görünmektedir. Böylece balkon, bir zorunluluğun ortaya çıkardığı patoloji olarak düşünülebilir. Bu durumda, balkonların varlığı, ona ayak uydurmayı beceremeyen, henüz gerçek ile yapaylığı birbirinden ayırmakta zorlanan çocukları tehdit etmektedir ve zaten balkonun olumsuz etkilerine en fazla çocuklar maruz kalmaktadır. Modern dünyada, gazeteler sıklıkla, balkonda dışarıyı seyreden çocukların aşağı düşme öykülerini yazmaktadırlar. Hayatımızın önemli gerçeklerinden biri olmuştur bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair, burada Batılı “modern” mimari anlayışına tepkisini dile getirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b. Şiirde Ahenk: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezai Karakoç, II. Yeni şairlerindendir. Balkon şiiri de kuşkusuz bu dönemde ortaya çıkmış metinlerinden biridir. II. Yeni, şiirde katı bir biçimsel fikri sabit geliştirmemiş olmakla birlikte; gerek Divan, gerek Halk, gerekse Batı şiirinden etkilenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkon şiirinde, belirgin olmasa bile Halk şiirinin 4’lük anlayışı ile dağınık şekilde bir kafiye sistemiyle karşılaşıyoruz. Bununla birlikte, şiirde ahengi sağlamak için şair mısra içi kafiyeler, aliterasyonlar ve redifler de kullanmıştır. Birinci dörtlükteki “balkon/çocukların”; ikinci dörtlükteki “balkon/kefen” kelimeleri arasında yarım kafiye kullanılmıştır. Aynı şekilde, birinci dörtlükte “evlerde/demirinde”; üçüncü dörtlükteki “zamanlarda/sonra da”; son dörtlükteki “Koşa koşa gidiyorum/öpmeye gidiyorum” kelimeleri arasında ciddi bir ses benzerliği yaratılarak ahenk oluşturulmuştur. Yine birinci dörtlüğün son mısrasında “Anneler anneler elleri balkonların demirinde” “r” ve “l” sesleri sürekli yinelenerek bir armoni sağlanmıştır. Üçüncü dörtlükteki “Gelecek zamanlarda/Ölüleri balkonlara gömecekler” mısralarında da “l” sesleri bir armoni yaratmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c. Şiir Dili: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi genelde edebiyat çok daha özelde ise şiir dili günlük dilden pek çok bakımdan ayrılmaktadır: Bu, dilin yüzeysel anlamından derin anlamına dönüştürülmesiyle sağlanır. Metinde kullanılan kelimelerin işlevlerinin kırılması, değiştirilmesi, edebi sanatlar kullanılarak aynı zamanda birkaç boyut kazanması, kelime yinelemeleri, şiir dilinin doğasına uygun bir “aura” kazanmasını gerektirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkon şiirinde “balkon”un evlerde “ölümün cesur körfezi” olması; şairin içinde ve evlerde “balkonların” ancak bir tabut kadar yer tutması; balkonlarda asılı çamaşırların bir anda “hazır kefen”e dönüşmesi; bırakın toprağın altında rahat uyumayı, yerin yüzeyinde bile kendine hak tanınmayan ölülerin “balkonlara gömülmesinden” dolayı öldükten sonra bile rahat olamayacakları hep şiir dilinin olanaklarından yararlanılarak elde edilmiş metaforlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte “Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen/Şezlongunuza uzanın ölü” mısraları dili bulunduğu işlev ve konumundan çıkarıp daha üst düzeyde bir kurguya dönüştürmektedir. Bu, II. Yeni şairlerinin sıklıkla yaptıkları dilin unsurlarının yerini değiştirme anlayışının bir uzantısıdır. Annelere, çamaşırlarınızı balkonlara asmak, sembolik olarak onlar için hazır kefen yapmak anlamına gelmektedir ima ve uyarısı yapılmaktadır. Bununla birlikte, güneşlenmek için balkona atılmış şezlongun varlığı ile mezar; oraya uzanmış insanların görüntüsü ile ceset arasında bir bağ kurularak balkon bir dinlenme, gökyüzünü seyir, dışa açılan kapı ve pencere olma işlevinden çıkarılarak bir mezarlık işlevine büründürülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair, devrik cümle kurgusundan da yararlanmıştır. Örneğin, “bana koşa koşa nereye gittiğimi sormayın, ben evleri balkonsuz inşa edecek olan mimarların alnını öpmeye gidiyorum.” yerine “Bana sormayın böyle nereye/ Koşa koşa gidiyorum/ Alnından öpmeye gidiyorum/ Evleri balkonsuz yapan mimarların” ifadesini kullanarak daha çarpıcı bir vurgu, tonlama ve ses tonu yakalamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakoç, şiir dilinin kendine özgü işleyişini en belirgin şekilde “Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların/ Anneler anneler elleri balkon demirinde” mısralarında göstermiştir. Burada, “ölüm”ü ve onunla ilişkilendirebileceğimiz her türlü masum duyguyu, ölümle çocuk arasında bir türlü kurmak istemediğimiz o hüzünlü bağı “çocuk ölünce” şeklinde ifade etmemiş; bunun yerine çok daha şiirsel, insanı çok daha derinden kavrayıp sarsan yüz/gülümseme/kaybolma/çocuk kelimelerini kullanıp “ölüm” kelimesini ise hiç anmadan ölümü anlatmıştır. Çocuğun(un) ölümü karşısında annenin şok geçirmişliğini, ezikliğini, bağrı yanıklığını, yüzünün karalar bağlamasını vs. bütün bunları kullanmadan ama bütün bunlardan daha etkili şekilde “Anneler anneler elleri balkonların demirinde” ifadesiyle ortaya koymuştur. “Anne/ annenin elleri/ balkon demiri” şok tam da buradaki karşıtlıklardadır. Sanki çocuğunun ansızın ölümünü gören ve hala onun orada yatan gövdesini seyrederek şok geçiren annenin sıcaklığını, elleri yoluyla balkonun demiri bir anda çekip almış, yüzündeki kanı alır gibi, yüreğinin atışını alır gibi, nefesinin hareketini alır gibi dondurmuştur. Burada, şiir diline özgü olağanüstü bir tutum vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d. Şiirde Yapı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkon şiiri, dört 4’lük mısralardan oluşturulmuş dört dörtlük bir şiirdir. Şair, birinci dörtlükte; çocuklar için balkonların güvensiz yerler olduğunu, çocukların her an balkondan düşme riskleri taşıdıklarını, çocuklar ölünce buna en çok annelerin üzüleceğini; ikinci dörtlükte şairin nezdinde balkonların bir tabuttan farksız olduğunu, apartmanlarda yaşayan kadınların çamaşırlarını balkonlara astıklarını ve bunun olsa olsa hazır kefen yapma anlamı taşıyacağını, balkona uzanıp dinlenmenin ise mezara girip ölmekten bir farkının bulunmadığını; üçüncü dörtlükte geleceğin dünyasında ölüleri balkonlara gömeceklerini ve insanın bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada da rahat edemeyeceğini; son dörtlükte ise bütün bu olumsuz tabloyu ortadan kaldırmanın yolunun evleri balkonsuz inşa etmekten geçtiğini, felaketin önüne böylece geçileceğini, bunu yapacak olan mimarların ise kutlanması gerektiğini ifade eder. Böylece, şiirin yapısı birinci dörtlükten son dörtlüğe kadar başlangıç, gelişme ve sonuç şeklinde bir kompozisyon üzerine kurulmuş olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e. Şiirde Tema: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirin konusu balkondur. Birinci derecede önemli tema, balkonların çocuklar için tehdit olduğudur. İkinci derecede, çocukların balkon yüzünden ölümlerinin en fazla annelerini üzeceğidir. Üçüncü derecede, gelecekte ölülerin balkonlara gömülecek oluşlarının/gömülmek zorunda kalınışlarının yarattığı ürpertidir. Dördüncü tema ise şairin mimarlardan istediği bir beklentidir: Evleri balkonsuz yapmaları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;f. Gerçeklik ve Anlam: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şilili şair Pablo Neruda, “Gerçekçi olmayan bir şair ölüdür. Ve yalnızca gerçekçi olan bir şair de ölüdür.”(2) der. Aynı şekilde şairin kendisi de “Sanatçı ve Realizm” adlı yazısında bu düşünceyi karşılayan ifadelerde bulunmuştur: “Dış dünyayı olduğu gibi almak. İşte sanatın sıfır olduğu nokta, alt nokta; sanat eserinin üzerine kurulduğu vaka ve vakaların tepeden tırnağa, içten ve dıştan, kökten ve yüzden, eşyaya ve kanunlarına aykırı düşmesi... İşte sanatın sıfır noktası olmasa da, eninde sonunda başarısızlığı gösterecek noktası, son nokta... Bu iki uç arasındaki sayısız durumlar, haller, kullanılagelen manasıyla realite ile sanat eseri arasındaki ilgiyi verir.”(3) Genel olarak Sezai Karakoç şiirini değerlendirirken ilk elden dikkat çeken husus bu: Ne bütünüyle gerçek ne bütünüyle ondan kopuk. Balkon şiiri, günümüzde belki de en fazla muhatap olduğumuz halde üzerinde fazlaca durmadığımız bir mimariye dikkat çekmektedir: Evlerin balkonlarına. Gerçekten de modern mimari anlayışı, en fazla çocukların zararına olmuştur. Geleneksel yapılarda çocuklar yürümeye başladıkları andan itibaren kendilerine oyun alanı arama gereği bile duymaksızın, adımlarını dışarı atar atmaz kendileri için doğal parklarda, bahçelerde, arsalarda bulurlardı. Oysa günümüzde yaz kış eve mahkum olan, kelimenin gerçek anlamıyla da bir mahpus hayatı yaşayan çocuklar için balkonlar bir “kaçış” alanı haline gelmiştir. Ama yalancı bir kaçış; çünkü, balkonlar çocuklar için sığınak oldukları kadar içinde tehlikeler barındıran korkulu yerlerdir. Neredeyse ölüm/oyun/balkon birbirini çağrıştıran kelimeler olmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;g. Şiir ve Gelenek: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün yönleriyle uyuşmasa bile, Sezai Karakoç’un şiir anlayışında II. Yeni’nin yeri manidardır. Özellikle biçim, tarz ve eda bakımından şairin Balkon şiiri II. Yeni’ye özgü bir duruş sergilemektedir. Dilin gramatikal yapısına yönelik oynamalar, yer yer devrik cümle kurguları; hayale kapılarını sonuna kadar açması, edebi sanatların özgür şekilde kullanılması, kendini özgür çağrışıma bırakma gibi hususlar hep II. Yeni şiirinin Balkon şiirine sızmaları gibi görünmektedir. “Balkonun ölümün cesur körfezi” olarak düşünülmesi; “evlerde ve şairin içinde balkonların bir tabut kadar yer tutması”, “gelecek zamanda ölülerin balkonlara gömülecek olması”, bundan dolayı onların “öldükten sonra da rahat etmeyecek oluşları” II. Yeni şiirinin serbest çağrışıma zemin hazırlamalarının bir etkisi gibi görünmektedir. Buna karşın, “Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen/Şezlongunuza uzanın ölü” ifadeleri II. Yeni şiirinin dilin gramerine dönük müdahalesi olarak düşünülebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;h. Şiir ve Yorum: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte, balkon, bize özgü bir mimari anlayışının ürünü olmadığı için, geleneğimizde bu konuyu ele alan bir şiir yoktur. Ancak dünya edebiyatı düşünüldüğünde, özellikle Batı edebiyatında kuşkusuz bunun örneklerine rastlamak mümkündür. Nitekim Balkon’un, Pazar Postası’nda yayımlanmasının hemen ardından II. Yeni şairlerinden Cemal Süreya şiirle ilgili görüşlerini şu şekilde ortaya koyar: “Bu şiirin imkânlarıyla Charles Baudelaire’nin ‘Le Balcon’u arasında ki fark günümüz şiirinin değişik bir yönünü anlatır. Daha paradoks düşkünü, daha kaprisli, simetriye pek önem vermeyen ya da simetriyi belirsiz bir noktadan alıp götüren bir şiir karşısındayız. Sezai Karakoç’un Balkon’u güzel bir şiir. Fakat asıl önemi yeni ve daha güzel şiirler yazdıracak bir yatırım olmasında toplanıyor.”(4) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Şiir ve Şair: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya çıktıktan sonra şairinden bağımsız hale gelen her metin gibi Balkon şiirini düşünürken de mutlak anlamda Sezai Karakoç biyografisiyle sıkı özdeşlikler kurmak çok da önemli değil. Bununla birlikte, şairinden ne kadar bağımsız olursa olsun, onun mayasını taşıdığı için, belki şairden şiire değil ama şiirden şairine gidilebilir. Bunun en temel gerekçelerinden biri, kuşkusuz, her metnin aynı oran ve mesafede yazarın görüşlerini taşıma kabiliyeti gösterememesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkon şiiri ise Sezai Karakoç’un genel şiir anlayışının merkezinde yer alan metinlerden biridir. “Körfez’deki şiirlerin içinde en çok tanınanı ve her kesimden okurun beğenisini kazananı şüphesiz Balkon’dur. Balkon, daha Pazar Postası’nda yayımlandığı günden itibaren edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmiş, o günden sonra yayınlanan şiir antolojilerinde şairini temsil etmiştir.”(5) Bunda hiç kuşkusuz, yukarıdaki başlıklarda ifade edildiği gibi Balkon şiirinin gerek biçimsel öğeleri gerek yapıya ait unsurlar, gerek dil kurgusu ve gerekse ilettiği mesaj bakımından Sezai Karakoç’un şiir anlayışını temsil etme kabiliyetini göstermesidir (6). Zaten kendisi de “Sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir.”(7) diyor. Buradan hareketle, Balkon şiirinin şairin Doğulu bakış açısıyla Batı medeniyetine ait mimari anlayışını estetik bir nazarla değerlendirme girişimi olduğunu söylemek mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. KARAKOÇ, Sezai; Şiirler III-Körfez/Şahdamar/Sesler, Diriliş Yayınları, 5. baskı, İstanbul, 1990, s. 116. &lt;br /&gt;2. MAYAKOVSKY-ELUARD-ARAGON-BRECHT-NERUDA, Saf Şiir Yoktur, Broy Yayınları, 3. baskı, (basım yeri yok), 1994, s. 100. &lt;br /&gt;3. KARAKOÇ, Sezai; Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1988, s. 27-28. &lt;br /&gt;4. Aktaran: KARATAŞ, Turan; Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1998, s. 223. &lt;br /&gt;5. KARATAŞ, Turan; A.g.e., s.223. &lt;br /&gt;6. Metin merkezli düşündüğümüz ve biyografileri metin için kullandığımız gerçeği gözden kaçmamalıdır. Dikkat edilirse, burada temsil kabiliyeti olan Sezai Karakoç değil, Balkon şiiridir. İ.E. &lt;br /&gt;7. KARAKOÇ, Sezai; Edebiyat Yazıları II, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1986, s. 36. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Buruciye Edebiyat Dergisi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-2462104791589982545?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/2462104791589982545/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/07/balkon-sezai-karakoc-ismet-emre.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2462104791589982545'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2462104791589982545'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2011/07/balkon-sezai-karakoc-ismet-emre.html' title='BALKON - SEZAİ KARAKOÇ / İSMET EMRE'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6320951561182442692</id><published>2009-11-11T08:24:00.000-08:00</published><updated>2009-11-11T08:26:10.217-08:00</updated><title type='text'>CANLI KURAN OLMAK / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SvrllVZKZiI/AAAAAAAAAUI/0hk8FIFKkeo/s1600-h/O.N.Topba%C5%9F+Hoca.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SvrllVZKZiI/AAAAAAAAAUI/0hk8FIFKkeo/s320/O.N.Topba%C5%9F+Hoca.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402883132544935458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hakk’ın insana dünyadaki lutuf ve ikramlarının en büyüklerinden biri, onu Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtap kılmasıdır. Ancak bunun da mes’ûliyetleri artırdığı muhakkaktır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;1400 yıllık İslâm tarihinin en az bin yılını “kelime-i tevhid”i yüceltme davasının lideri olarak idrâk etmiş olan bir milletin bugünkü durumu İslâm ile mîzân edildiğinde ağır bir mes’ûliyyeti mûcîb bir manzara arz etmektedir. Fakat böyle bir zamanda îmân ve âmel-i sâlihe sarılmanın müstesnâ bir değeri vardır. Bu değerin zirve noktasını da Kur’ânî hizmetler teşkil eder. Çünkü, bir dâvânın zayıf zamanında yapılan himmet, onun galebe vaktindeki gayretlerden çok daha değerli ve ehemmiyetlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;İnsan kelâmı ne kadar yüksek olursa olsun yine de muayyen bir hudûdu vardır. Her akıl sahibi lisân ehli onu az çok kavrayabilir. Fakat Cenâb-ı Allâh’ın kelâmında, sınır tanımayan bir genişlik, nihâyetine varılamayan bir enginlik, doyulmayan ezelî bir âhenk ve ebedî bir lezzet vardır. Beşerî ilim ve tefekkür ne kadar yükselirse yükselsin Kur’ân-ı Kerîm’in muhtevâsındaki hakîkatlerin ufkuna aslâ varamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Zât-ı İlâhî’deki hakîkatlerin kâffesinin bizim idrâk dünyamıza kelâm sûretindeki bir tezâhürüdür. Rabb’in zâtını kavrayamamak gibi Kur’ânî hakîkatlerin nihâyetine varmak da beşer idrâki için mutlak bir sûrette imkânsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;İnsanın rûh ve bedeninin âmil olduğu fiillerdeki değer ve âhenk, Kur’ân-ı Kerîm’in füyûzât ve rahmetinin eseridir. O füyûzâttan mahrum kalındığı zaman bu âhenk bozulur ve beşerî hayat nefsânî arzuların girift bir çatışma sahası hâline gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân’a sarılmayıp muvâzenesini kaybeden her insan, insanlık haysiyetine yazık etmiş, bu nîmete nâiliyyet karşısında en dehşetli bir nankörlüğe sürüklenmiş, hevâ ve heves girdaplarında kendisini helâk etmiş demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân, mü’minlere iki cihân seâdetini bahşetmek için indirilmiştir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:“Kur’ân’a sımsıkı sarılınız, onu rehber ve kumandan biliniz. Zîrâ o, âlemlerin terbiyecisi olan Allâh’ın mübârek kelâmıdır. O’ndan geldi, yine O’na varacaktır.” buyurmuştur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Ferdin ve cemiyetin seâdeti, Kur’ân dünyâsına îmân şuuruyla girmekle tahakkuk eder. Kur’ân, insanın zâhir ve bâtınını aydınlatan ilâhî bir nûrdur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân âyetleri; târihî karanlıkları aydınlatan, çözülmez muammâları açan, dünyâ ve âhıret hayâtının bahârını bahşeden mûcizeler diyârıdır. Kur’ân-ı Kerîm bize eski zamanların, geçmiş milletlerin vak‘alarını hikâye ederken pek çok ibretler ve hikmetler lutfetmekte; istikbâle dâir nice hayâtî ve ictimâî dersler vermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Gönül insanı için Kur’ân-ı Kerîm, tefekkür dünyâsının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır. Kanayan rûhlara şifâ, yorgun gönüllere safâ bahşeden ilâhî bir hikmet menbaıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân’dan uzak bir hayat, mutlak bir ebediyyet intihârıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kelâmların en güzeli o olduğu için beşere âit sesin ihtişâmı ve güzelliği de Kur’ân tilâvetinde kemâle ulaşır. Hakîkate müştâk gönüller her sese doyabilir fakat Kur’ân sesine aslâ!.. Onun nağmesinde, katılaşmamış kalbler için cennet râyihaları tüter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân’a karşı gösterilen ihmâlden daha ziyâde insanın mânevî hayatını karartan başka bir hatâ yoktur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ümmetinin günahları gösterildiğinde en büyük günah olarak “öğrendiği Kur’ân’ı unutma”yı görmüşlerdir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân rûhâniyetinden mahrûm kalmış bir toplumun hayatı, ikbâl güneşi batmış, karanlık bir hayatın kâbuslu gecesine benzer. Kur’ânî hakîkatler karşısında dünyâlık bilgileriyle övünüp mücâdeleye girenler, hiç düşünmüyorlar ki; ilimlerin temelini teşkîl eden aklı Allâh yaratmış; fikirlerinin parıltıları Allâh Teâlâ’nın irâdesi ile meydana gelmiştir. Kur’ânî hakîkatler onların kendilerini de ilimlerini de ihâta etmektedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Târih şâhiddir ki fertler, âileler ve milletler ilâhî emânet olan Kur’ân-ı Kerîm’e tâbî oldukları nisbetle âbâd olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm’i kabûl etmeyen topluluklar bile -bugünkü batı âlemi gibi- nâil olabildikleri dünyevî refah ve huzûru Kur’ânî olduğunu bilmeden tatbîk ettikleri bir takım düstûrlara borçludurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Hak ve hakîkat adına her fetret devrinden kurtuluşun bir numaralı sâikı, Kur’ân-ı Kerîm hizmetindeki gayretten ibârettir. Asıl bereket bundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**** &lt;br /&gt;Kur’ân’ın tâlim ve terbiyesi uğruna milletimizin yarım ekmeğinden pay ayırarak binbir fedâkârlıkla kurduğu Kur’ân Kursları ve İmam-Hatip Mektepleri’ne yavrularımızı gönderelim. Onların yavaş yavaş kapanmasına göz yummayalım. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiği Kur’ân-ı Kerîm nîmetini takdîr edemeyip, istikbâl endişesiyle basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılıp, ümîdini fânîlerin diplomalarına bağlamak sûretiyle Kur’ân dünyâsından mahrûm kalanlardan olmayalım. Sonunda bu fânî takıntıların bomboş olduğu görülür lâkin, her şey bitmiş olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân düşmanlığı kadar büyük bir bedbahtlık düşünülemezse de onun hizmetinde bulunmak husûsundaki ihmâlkârlık da ona yakın derecede bir vebâli mûciptir. İnsanların selde sürüklenen kütükler misâli zamânın menfî modalarına kapıldığı günümüzde ayakta kalabilmemiz; küfür, ilhad ve tâviz selinden üzerimize bir katre dahî sıçramayacak sûrette korunabilmemiz için, yakınlarımıza, âile efrâdımıza, muhîtimize Kur’ân’ı öğretmeye, onun nûrunu, feyzini, bereketini yaymaya gayret etmeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân’a olan ihtiyâcımızı aslâ unutmamalıyız. Kur’ân’la dâimî bir ünsiyet içinde hemhâl olmamız; onun emir ve nehiyleri ile istikâmetlenmemiz ve ahlâkı ile ahlâklanmamıza vesîle olur. Aksine hareket büyük bir hüsrandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;İnsan için vaad olunan dünyâ ve âhıret seâdeti, ancak Kur’ân’a râm olabilmek mukâbilindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Her hakîkat Kur’ân’da gizli, her seâdet îmânda zâhirdir. Cihânın en hayırlı ve mes’ûd insanları, Kur’ân gölgesi altında toplanan, onun hayat nûru ile nûrlanan ve onda fânî olanlar, yâni canlı bir Kur’ân hâline gelebilenlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;“Rahmân (çok merhametli olan Allâh), Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Beyânı öğretti.” (Rahmân, 1-4) âyetlerinin îzâhında: “Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’ı öğretmek için insanı yaratmış ve beyânı da ona Kur’ân’ı anlaması için öğretmiştir.” denilmiştir. Zîrâ Allâh Teâlâ’nın, bu âyet-i kerîmelerde evvelâ Kur’ân’ı öğretmesinden, sonra da insanı yaratmasından bahsedişi, yaratılış hikmetinin mecâzî bir ifâdesidir. Bu ifâdede, insanın hilkat gâyesinin, sırf dîn ve ilim olduğunun bilinmesi ve Kur’ân’a karşı mes’ûliyetin idrâk edilmesi vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Rahmân olan Allâh’ın insanlığa rahmetinin en büyük tecelligâhı olan Kur’ân, beşeriyyet için kıymet ve değeri târiflere sığmayacak derece ulvî ve büyük bir nîmettir. O, insan ve kâinâtın temel kanun ve kâidelerinin en mükemmel ve en doğru tercümânıdır. Levh-i Mahfûz’dan indirilmiş yegâne hidâyet rehberidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân ahlâkı, çok derin ve yüce bir hâldir. Gönüller, Kur’ân’la yoğrulabildiği ölçüde ve ihlâsları derecesinde ondan nasîb alırlar. Bu nasib, kiminde az, kiminde vasat, kiminde ziyâdeli olmak üzere pek muhteliftir. Yâni gönül farkına göredir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**** &lt;br /&gt;Canlı bir Kur’ân olabilmekse, Kur’ân’ı en güzel şekilde öğrenmek ve yaşamak ile başlar. Bu da; Kur’ân’ın ilim iklîmine girmek, onun hikmet deryâsına dalmak, ibret manzaralarından ders almak, irfân sofrasından gıdâlanmak, ihsân ufkuna yönelmek, musibetler karşısında sabır silâhına sarılmak, ilâhî programa rızâ hamuruyla yoğrulmak, teslîmiyet menbaıyla dolmak, hizmet pınarından içmek ve içirmek, fedâkârlık libâsını kuşanmak, muhabbet sarayına dâhil olmak, hakkı ve sabrı tavsıye yolunu tutmak, infâkı tabîat-i asliyye eylemek, istikâmet üzere amel-i sâlihlerde bulunmak, hâsılı gönlü dikensiz bir gül bahçesi hâline getirerek Hakk’ın muhabbet nazarına mazhar kılabilmek demektir. Buna muvaffak olanlar, yâni canlı bir Kur’ân hâline gelenler, ez-cümle onun ilmiyle âmil, hikmetiyle kâmil olurlar. Böylece ârifler, sâlihler, zâhidler, âşıklar ve sâdıklar kervânına dâhil edilirler. Dolayısıyla hayatımızın her noktasına Kur’ân’ın nûrunu aksettirmek ve gönüllerimizi onun kevseriyle nasiplendirerek ebediyyete yönelmek, sonsuz seâdetimizin yegâne vesîlesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ân, insana her türlü ulvî vazîfeyi ve muhabbeti öğreten mukaddes bir mekteptir. O, insana yaratışılındaki hikmet ve cevheri muhâfaza ettiren, ondaki ilâhî güzelliklerin tezâhürüne vesîle olan bir Hakk nutkudur. Onun terbiyesi altına girerek onda fânîleşenler, akıllarını îmân hakîkatlerine, gönüllerini kudsî manzaralara, ahlâkî neş’elere ve fazîlet duygularına, âzâlarını hayırlı davranışlara adarlar. Canlı bir Kur’ân hâline gelirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Kur’ânlaşan insan, şu koskoca kâinâtın bir yelpâze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olma vasfının inkişâfını yaşar. O, tohum içinde gizli koca bir çınar, zerre içinde büyük bir kürre ve ferd içinde cemiyet kabîlinden nice muazzam oluşların özü hâlinde bir varlık olur ve meleklerden üstün bir noktaya gelir. Çünkü o, Kur’ân ahlâkı ile hakîkatte Allâh’ın ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ahlâkına bürünmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Sünnetleri, farzların fazîlet ve şerefiyle kıyaslayarak hafîfe almak veya terketmek, Kur’ân rûhuna muhâliftir. Zîrâ sünnete bağlılık, farzların lâyıkıyla îfâsına ve ikmâline vesîledir. İbâdetin ziyneti ve süsüdür; makbûl olmasına da müessirdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-6320951561182442692?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/6320951561182442692/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/11/canli-kuran-olmak-osman-nuri-topbas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6320951561182442692'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6320951561182442692'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/11/canli-kuran-olmak-osman-nuri-topbas.html' title='CANLI KURAN OLMAK / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SvrllVZKZiI/AAAAAAAAAUI/0hk8FIFKkeo/s72-c/O.N.Topba%C5%9F+Hoca.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8308141920701100507</id><published>2009-10-29T07:25:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T07:29:29.021-07:00</updated><title type='text'>RESMİ İDEOLOJİNİN PSİKOLOJİK TEMELLERİ - Prof.Dr. Nevzat Tarhan</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SummvDrI_RI/AAAAAAAAAUA/AS58NKWNDP4/s1600-h/22_17.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 254px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SummvDrI_RI/AAAAAAAAAUA/AS58NKWNDP4/s400/22_17.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5398028955750563090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tehdit kokan Cumhuriyet nutuklarını ve korku üzerine oluşturulmuş resmi ideolojiyi sorgulamak ve özeleştiri yapmak gerekmiyor mu? Not: Her farklı düşünceye ‘Karşı devrim’ diyenler bu yazıyı okumasınlar.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir büyük şirket düşününüz, dev ve uluslararası büyüklükte, şirket çeşitli nedenlerle geriledi ve iyi yönetilemedi. Daha sonra şirket yönetiminin çocukları yönetimi devraldılar, şirketi kurtardılar ve yeniden yapılandırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda yönetimin devamında üç davranış biçimi ve üç yöntem vardır. Sayacağım sosyopsikolojik tavırlar (attitudes) birey, şirket ve ülke yönetimleri için geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sağlıklı değişim yolu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi babalarına saygı gösterip onları onurlandırıp hem olumlu hem olumsuz yönlerini görerek onların hatırasını ‘minimalize’ ederek ama reddetmeyerek yaşatmak. Bu seçenekte değişim travması çözülür düşmanlık ve suçluluk duyguları oluşmadan cenaze defnedilir, yas yaşanır şirkette iç barış oluşur, vicdanlar rahat olduğu için evlatlarda iç huzur vardır. Baskın duygu özgüven ve empatidir. ‘Varoluş anksiyetesi’ yani varoluş, doğuş ve değişim travmasının sıkıntı ve kaygısını sağlıklı bir şekilde aştıkları için iç barış içinde yönetilirler birlik ve beraberliği sağlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hatalı yöntem baba kompleksli uygulama&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi varoluşunu babasına düşmanlık üzerine oturtup onun bütün hatıralarını silmek ve kendine yeni bir düzen kurmak için babayı kötüleme ve karalama ile hareket etmektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aile şirketleri böyle davranırsa ‘baba kompleksi’ içinde hareket etmiş olurlar. Baskın olan arka plan duygular korku, açgözlülük ve bencillik yani empati yoksunluğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgüven eksikliği olan ve kendi egosunu kutsallaştırarak var olmaya çalışan bu tarz kişiler ‘varoluş anksiyetesi’ni yönetip çözemedikleri için hep huzursuzdurlar. Kendi içlerinde huzur olmadığı için yönettikleri şirkette ve devlette iç huzur olmaz yeni ayrılıklar yaşanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Diğer hatalı uygulama ‘kutsallaştırma yöntemi’&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçücüsü babalarının hatalarına rağmen yeni kurulan şirkette aynı hataları devam ettirmek babasını ‘mumyalaştırarak’ kutsallaştırmak. Yeni çözüm üretmeye engel olacak biçimde babayı ‘yeryüzü tanrısı’ gibi idealize etmek varoluş ve bireyselleşmeyi gerçekleştirememektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varoluş için özgüvene sahip olamayan bağımlılık duyguları yüksek ‘paternalist’ yani babacı, babayı ve atayı kutsallaştıran anlayışlar kendi çözüm ve modernizmini oluşturamadığı için iç huzur sağlayamazlar. Zamanın ruhuna uygun değişim gerçekleştiremedikleri için kendileri ile birlikte şirketleri de zarar görür. Küresel rekabette yenik düşerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de resmi ideoloji ‘Paternalist’tir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı dünyası kendi modernizmini geliştirirken varoluş anksiyetesini yöneterek çağdaşlık standartlarını oluşturmuşlardır. İngiltere, Hollanda gibi kuzey demokrasileri monarşiyi minimalize etmiş fakat yok etmeyerek en sağlıklı geçişi yapmışlardır. Fransızlar baba kompleksi içinde çatışmalı jakoben, giyotinli değişimler yaşamış iç huzur için sürekli ikinci üçüncü Cumhuriyetler geliştirmeye çalışarak modernleşme yolunda ilerlemiştir. Türkiye ise Cumhuriyetin başında ‘Baba kompleksi’ ile hareket ederek Osmanlı düşmanlığı üzerinde varoluşunu yaşatmaya çalıştı. Fakat empati yoksunluğu ile ‘bölünme ve irtica’ gibi korkular üzerine oluşan sistem nedeniyle iç huzur bulamamıştır. Fransa’nın 1800’lü yıllardaki birinci cumhuriyet dönemini tarzını seçerek, korktuklarını gerçekleştirecek tavır içinde bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;‘Babam bilir’ tarzı yönetimi hak etmiyoruz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950’de Tek Parti Cumhuriyetinden sonra yaşanması gereken değişimi yine yaşayamadık ve fırsatı heba ettik. Türkiye, halen Cumhuriyetin kuruluşunda geliştirdiği o tarihlerin güncel ideolojisini resmi ideoloji adı altında mumyalaştırmış, kutsallaştırmış değişime direnerek varoluş anksiyetesini çözememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paternalist yaklaşımlar özeleştiri yaptırmaz ve gelişmeyi engeller yazılı olmayan kuralları, inançları ve kutsalları vardır. Bu nedenle travmayı çözemez. Ünlü ve Politik Psikoloji çalışmaları ile tanıdığımız Prof. Vamık Volkan “Türkiye Osmanlı’nın ve Atatürk’ün yasını tutmayı başaramamıştır” derken haklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘T.C.’  Osmanlı sonrası baba kompleksi ile hareket ederek modernizmi iç barışı bozacak şekilde yönetmiştir. 1950 sonrasında ise çok partili Cumhuriyete geçerken paternalizm yani babacılık  ile hareket ederek tek parti dönemindeki değerleri mumyalaştırarak ve kutsallaştırarak değişime direnmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aydınlar çifte standartlı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun nedeni toplumdan çok, güvendiğimiz aydınların çifte standardıdır. Yöneticilerin kendi menfaatlerini ülkenin menfaatinden önce tutmalarıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8308141920701100507?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8308141920701100507/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/10/resmi-ideolojinin-psikolojik-temelleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8308141920701100507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8308141920701100507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/10/resmi-ideolojinin-psikolojik-temelleri.html' title='RESMİ İDEOLOJİNİN PSİKOLOJİK TEMELLERİ - Prof.Dr. Nevzat Tarhan'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SummvDrI_RI/AAAAAAAAAUA/AS58NKWNDP4/s72-c/22_17.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8148596006125881451</id><published>2009-09-25T12:56:00.000-07:00</published><updated>2009-09-25T13:06:54.285-07:00</updated><title type='text'>TASAVVUF ve SANAT / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sr0iUGvce2I/AAAAAAAAATI/b-1fI32Gdvg/s1600-h/s1448215400_30264348_517.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 130px; height: 121px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sr0iUGvce2I/AAAAAAAAATI/b-1fI32Gdvg/s400/s1448215400_30264348_517.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5385498458207320930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat, kalbî derinlik ve duyuşların eşyâya aksetmesi ve müşahhas hâle gelmesidir. Hangi sahada olursa olsun bütün sanatlar, temelde insan rûhundaki tefekkür ve tahassüsün bir nevî tezâhüründen ibârettir. Sanatta incelik ve zarâfet, rûhî derinlikle paralel bir seyir tâkib eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel harcı tasavvufla yoğrulan, yâni kalbî rikkat, hassâsiyet ve derinlik iklîminde icrâ edilen sanatlar, tarihimizde görüldüğü üzere medeniyetlerin inşâsına âmil olmuştur. Hakîkaten, medeniyette zirveleşen milletler, yalnız siyaset, ekonomi ve askerlik gibi sahalarda değil, ilim ve sanatta da mümtaz bir mevkîye ulaşmışlardır. Târihimiz, bu inkişâfın zenginlikleriyle doludur. Güzel sanatların pek çok sahasında tezâhür eden tasavvufî motiflerin tamamını ifâdeye ne gücümüz ve ne de imkânımız olduğundan, burada sâdece bâzı sahalarda tasavvuf tesiriyle meydana gelen gelişmelere kısaca temâs ile iktifâ edeceğiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8148596006125881451?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8148596006125881451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/09/tasavvuf-ve-guzel-sanatlar-osman-nuri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8148596006125881451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8148596006125881451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/09/tasavvuf-ve-guzel-sanatlar-osman-nuri.html' title='TASAVVUF ve SANAT / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sr0iUGvce2I/AAAAAAAAATI/b-1fI32Gdvg/s72-c/s1448215400_30264348_517.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-4310423381100038935</id><published>2009-09-25T12:46:00.000-07:00</published><updated>2009-09-25T12:54:22.488-07:00</updated><title type='text'>İSLAM'DA MÜZİK / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sr0fQ0DfEBI/AAAAAAAAATA/ZJy6KleTzps/s1600-h/5615_1188537678163_1369965754_1422002_8097392_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 279px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sr0fQ0DfEBI/AAAAAAAAATA/ZJy6KleTzps/s400/5615_1188537678163_1369965754_1422002_8097392_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5385495103116611602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm, insan tabiatında mevcud olan özellikleri reddetmeyip, onları mükemmel bir sûrette nizamlayan yüce dîndir. Pek çok bediî sanat gibi, mûsikî de insanoğlundaki fıtrî husûsiyetlerin tezâhür şekillerinden biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla onun da diğer husûsiyetler gibi ne tamâmen reddi ve ne de olduğu gibi kabulü mümkündür. Ancak insanda meydana getirdiği tesirler ve icrâ ediliş şekilleri düşünülerek hayır veya şerde kullanılmasına göre hüküm beyan edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuyla ilgili olarak Bahâeddîn Nakşibend -kuddise sirruh-’un müridlerinden Hoca Misâfir şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Hoca Bahâeddîn Hazretleri’nin hizmetindeydim ve mûsikîye düşkündüm. Birgün müridlerden birkaçıyla bir araya gelerek birtakım mûsikî âletleri bulup Hoca Hazretleri’nin meclislerinde mûsikî icrâ etmeyi ve böylelikle onun bu mevzûdaki fikirlerini öğrenmeyi düşündük ve öyle de yaptık. Hoca Hazretleri ise bize engel olmadılar ve şöyle buyurdular:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Biz bu işi yapmayız; ama inkâr da etmeyiz!»”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh-’un bu sözü, nefsâniyete dönüşmesi mümkün ve muhtemel olan bu sahada ihtiyatlı olmanın zarûretine işâret etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim günümüzde, bu dengeyi koruyamayan kimi çevrelerin, tasavvufun özünden uzaklaşarak işi sadece mûsikîden ibâret gördükleri müşâhede edilmesi münâsebetiyle, bu konudaki hassâsiyetin ne kadar önemli olduğu, daha iyi anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Mevlânâ’nın hayatının “piştim ve yandım” devresinde daha çok müşâhede edilen vecd ve istiğrak hâli esnasında, sokaktan geçerken duyduğu kuyumcunun altını dövmesi gibi muhtelif seslerin âhengi bile ona Allah’ı hatırlatıyor ve cezbeye gelmesine sebep oluyordu. Bu hâl, onun yüksek ruhuna mahsus, engin derinlik, duyuş ve sırlardan neş’et eden bir keyfiyet olduğu için, Mevlânâ’nın ahenkli seslerle (mûsikî ile) ilgili bu meczûbiyeti, umûma misal teşkil etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.Dipnot, Dipnotlar Bölümü, Ab-ı Hayat Katreleri&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-4310423381100038935?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/4310423381100038935/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/09/islamda-musiki-osman-nuri-topbas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4310423381100038935'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4310423381100038935'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/09/islamda-musiki-osman-nuri-topbas.html' title='İSLAM&apos;DA MÜZİK / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sr0fQ0DfEBI/AAAAAAAAATA/ZJy6KleTzps/s72-c/5615_1188537678163_1369965754_1422002_8097392_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-1699827501848753246</id><published>2009-08-20T14:05:00.000-07:00</published><updated>2009-08-20T14:07:08.621-07:00</updated><title type='text'>Oruç Ülkesi / Sezai Karakoç</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/So269ppn_WI/AAAAAAAAASQ/zwATSs6pQ8U/s1600-h/n586659527_512275_5468.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 160px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/So269ppn_WI/AAAAAAAAASQ/zwATSs6pQ8U/s320/n586659527_512275_5468.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5372155498838097250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi. Oruç, yaşadığımız günlük ve gündelik hayatı adeta bir rüyaya çeviren mutluluk anahtarı. Anatlanan gün demek oruç ayının gündüzü. Yerçekiminin etkisinin kayboluşu sanki benliğimiz ve eşyamız üzerinde. Namazla, duayla birleşince oruç, büsbütün renklenmiş ve güçlenmiş olarak bizi, fizikötesi donanımların yıldızlı harmanisine bürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbimiz, islâmın kişi için tayin ettiği edimlerle mümin kalbi haline gelir. Oruçla, namazla, hac ve zekâtla, kalb, kalb olur. İnanç, kalbde bu tür tecrübelerin tekrarıyla kökleşir. İnançtan davranışa, davranıştan inanca sürekli bir akış, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerin sağladığı bir kan dolaşımıdır. Sebepsiz değildir oruç, sebepsiz değildir namaz. Mümin kişiliğinin oluşması için temeltaşlarıdır. Bina, ruh binası bunlarla kuruludur. Maneviyatın kalesi, bunlarla yıkılmaz olur, pekişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman, insanı hep ölüme doğru götütürken, ramazan gelir, diriliş ayı başlar. Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. Ab-ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seyretmeğe ve gökkuşağının altından geçmeğe. Oruçsuzluk ne büyük bir boşluk olurdu, oruç zorunlu olmasaydı mümin için. Tek kişiyle başlar ve biterdi o. Oysa, ramazanda tüm Müslümanların bir ay oruç tutması, orucu toplum olayı haline getiriyor. Somut hale geliyor toplum ortasında oruç anıtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiatı daha iyi hissetmek ve dinlemek, onun söylemek istediğini daha iyi anlamak için oruç mucizesine sahiptir Müslüman. Kavramların yeniden yoklanması, tanımların yeniden yapılması içinm çıkarılmış bir davetiye gibidir oruç gündüzleri ve geceleri. Ve her yıl zayıflayan toplumun din bağı, yeniden güçlenir onunla. Dinin kası ve damarları çalışır hale gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oruç, insanı, yeniden varolma, yeniden yapılanma, yoğrulma yolunda bir ay süren bir çileye tâbi tutar. Riyazetlerin en güzeli, en ilâhisi, en içlisidir o. Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır. Zorludur bu savaş. Sonunda, hasat derlenir bu iradenin savrulduğu harmandan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hırsla, ihtirasla dünyaya bağlanmanın, adeta ahireti unutmanın mevsimlerinin geçtiğini, din gününün geldiğini ilân eden bir sancaktır çekilmiş insanlık ufku burçlarına oruç. Oruç, dereceler halinde, belli sürelerde dünyanın tatil edilmesi demektir insan için. Ve ahiretin&lt;br /&gt;örtülerinin kat kat açılması demek. Süreklice bir gidiş geliş, bir med cezir dünya ile ahiret arasında. İnsan, bu gidiş gelişledir ki en büyük ilerlemesini yapacaktır ruh ve maneviyat alanında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağımız, sadece maddi sağlığa önem veren bir çağ. –gerçi o da bugün hiçbir çağda olamayacak kadar tehlikeyle karşı karşıya.- ruh sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak ruh sağlığı olanlar gösterecektir. Oruç, beden sağlığı için de tükenmez bir sıhhat hazinesi gibi etkide bulunmaktadır. Gıdaların tazelenen idraklerle alınması, herhalde vücudun dirilişinde birinci uyarı ve bilinç yerine geçecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay gelip ramazanı getirdiğini müjdelediğinde ne kadar sevinsek azdır. Bize Müslümanlığımızın daha bir güçlenip ilerideki yıllara geçeceğinin garantisini getirmiştir çünkü. Bize, gündüzü ve geceyi tüm anlamıyla getirmiştir. Namazları, sabırları ve şükürleri, hamdleri getirmiştir. Rızkı, rızk düşüncesini ve tevekkülü getirmiştir. Nimet fikrine erdirmiştir bizi. Oruçla namaz arasında da büyük yakınlık vardır. Sanki namaz, orucun, insan uzuvlarına yerleşmiş bir ruh olarak, kımıldamış ve kanatlanışından meydana gelmektedir. Oruç da, namazın süzüle süzüle bir buğu olup ruh, beyin ve kalbi tutmasıyla oluşmakta. Bunun için adeta birbirine aşıktırlar. Birbirlerini çağırıp dururlar hep her bahaneyle. Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-1699827501848753246?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/1699827501848753246/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/oruc-ulkesi-sezai-karakoc.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1699827501848753246'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1699827501848753246'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/oruc-ulkesi-sezai-karakoc.html' title='Oruç Ülkesi / Sezai Karakoç'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/So269ppn_WI/AAAAAAAAASQ/zwATSs6pQ8U/s72-c/n586659527_512275_5468.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-5068251632652295583</id><published>2009-08-18T13:20:00.000-07:00</published><updated>2009-08-18T13:25:00.259-07:00</updated><title type='text'>TASAVVUF ve EDEBİYAT / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SosOE_fuRSI/AAAAAAAAASI/fUFkIejK-ow/s1600-h/6650_102145246462674_100000015983916_57265_7096952_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 230px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SosOE_fuRSI/AAAAAAAAASI/fUFkIejK-ow/s320/6650_102145246462674_100000015983916_57265_7096952_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5371402459496203554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl faaliyet sahası gönül âlemi olan tasavvuf, mânevî ve derûnî his, fikir ve heyecanları belli bir üslûp ve âdâb dâhilinde satırlara, mısralara, yâni kelâma da aksettirmiştir. Böylece ferd olarak birebir ulaşamadığı nice sadırlara, satırlar vâsıtasıyla ulaşırken sâdece gönüllere değil, derinlik ve muhtevâ enginliğine sâhip oluşuyla da edebiyata büyük bir zenginlik kazandırmıştır. Âdetâ edebiyat, insandaki görüş ufuklarını genişleten, gönlü derinleştiren, tefekkür ve tahassüs zarâfeti ile idrâke incelik veren bir bediî sanat olma vasfında müstesnâ bir zirveye ulaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat târihimizde “Tekke Edebiyatı” adı altında kendini gösteren sâde, akıcı, bâzen lirik ve bâzen tâlimî (didaktik) türdeki edebî mahsullere, dînî-tasavvufî değerler yoğun bir şekilde aksetmiştir. Allâh’ın birliğinden bahseden tevhîd, O’na yanık ilticâları ifâde eden münâcaat ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyulan aşk, muhabbet ve hasreti mevzu edinen na’t gibi edebî türler, halkın mâneviyâtının takviye edilmesinde, dertli ve yorgun gönüllerin tesellî bulmasında, günah, isyân ve gafletten uzaklaştırılmasında, cemiyette muhabbet, kardeşlik, sulh ve sükûn hâlinin tesisinde pek faydalı bir vazîfe icrâ etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yûnus Emre’nin, Moğol istîlâları hengâmesinden başlayıp zamânımıza kadar yedi asırdır devâm edegelen şiirleri, halkın irşad ve tesellî kaynaklarından biri olmuştur. Yâni bu tür edebî mahsûller veren mutasavvıflar, dînî heyecânın geniş halk kitlelerine taşınmasında, mânevî değerlerin zinde tutulmasında mühim hizmetler vermişlerdir. Hoca Ahmed-i Yesevî, Hacı Bayram-ı Velî, Eşrefoğlu Rûmî ve Aziz Mahmûd Hüdâyî -kaddesallâhu esrârahum- Hazarâtı bunların başlıcalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dîvân edebiyatı ise, daha çok aruz vezniyle yazan ve sanatkârâne üslûbuyla dikkat çeken şâirlerin eserlerinden meydana gelmiştir. Nesir türünde de eserler verilmiş olmasına rağmen, manzûm eserlerin galebesi sebebiyle “dîvân edebiyatı” diye bilinen bu dönemde de tasavvufî tefekkür ve derinliğin büyük tesiri görülmüştür. Şiirlerin kelime hazînesinde bulunan pek çok rumuzlarla tasavvufî incelikler yüksek bir zevke hitâb eder tarzda ve mâhirâne bir sûrette ifâde edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca edebî türlerin her birinde farklı bir rûhî heyecanın tezâhürü hâkimdir. Tevhîdlerde coşkun bir rûh hâlinin sonsuz ilâhî ufuklara doğru kanat çırpışları sezilir. Husûsiyle mutasavvıf şâirlerin yazdığı tevhîdler, gönlü apayrı bir îmân fezâsının seyyâhı eyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Na’tler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyulan aşk ve muhabbetin, mısralara dökülmüş yanık terennümleridir. Gönüllerde resmedilen muhabbet tablolarıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyulan engin tahassür ve iştiyâkı Fuzûlî’nin na’tindeki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        Başını taştan taşa urup gezer âvâre su…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(O rahmet Peygamberi’nin) ayağının (değdiği, gezip dolaştığı, mübârek) toprağına ulaşayım diye, su(lar), hiç durmadan ömürler boyu baş(lar)ını taştan taşa vurarak âvâre (ve meclûb bir şekilde) akmaktadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ, Fuzûlî, Nâilî, Nâbî, Nahîfî, Şeyh Gâlib ve daha nice şâirler, eserlerini tasavvufî neşveden beslenen bir gönül iklîminde yeşertmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar gösteriyor ki, tasavvufî derinlik ve muhtevânın edebiyata apayrı bir zenginlik ve olgunluk kazandırdığı bir gerçektir. Şiir ve edebiyat zevkinin geniş halk kitlelerine ulaşmasında böyle bir muhtevâdan beslenmekte olmasının da büyük bir tesiri vardır. Nitekim, edebiyat târihçisi Nihad Sâmi Banarlı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;da;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türk edebiyatını vücûda getiren, geliştiren ve olgunlaştıran tasavvuftur.” sözüyle bu hakîkati ifâde etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçeğin zirvede olduğu dönemlerde dünyevî bir şâir olarak bilinen Nedîm’in bile na’t yazması ve hattâ Tevfik Fikret gibi bir şâirin de tevhid yazarak meşhur olması, bu gerçeğin mânidar yansımalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan edebiyatın ve hâssaten şiirin insanları belli bir his ve fikre meylettirmesi için kullanılmasının takdîre şâyân bir keyfiyet olduğu, şu hadîs-i şerîfle de sâbittir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu sahaya verdiği ehemmiyeti şöyle ifâde eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şâir Hassân bin Sâbit için mescidde husûsî bir minber koydurdu. Hassân, onun üzerine çıkıp oturur ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i hicvedenlere şiirle cevap verirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onun hakkında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Allâh Teâlâ, Hassân’ı, o, Allâh Rasûlü’nü savunduğu müddetçe Rûhu’l-Kudüs’le te’yîd eder.» buyururdu.” (Tirmizî, Edeb, 70; Ebû Dâvud, Edeb, 87)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Cebrâîl’in şiir söyleyen Hassân ile olması, Hak yolundaki şâire Allâh tarafından ilhâm gelmesi ve ilâhî te’yîde mazhar olması demektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-5068251632652295583?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/5068251632652295583/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/tasavvuf-ve-edebiyat-osman-nuri-topbas.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5068251632652295583'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5068251632652295583'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/tasavvuf-ve-edebiyat-osman-nuri-topbas.html' title='TASAVVUF ve EDEBİYAT / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SosOE_fuRSI/AAAAAAAAASI/fUFkIejK-ow/s72-c/6650_102145246462674_100000015983916_57265_7096952_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-4584536579098223895</id><published>2009-08-03T11:30:00.000-07:00</published><updated>2009-08-03T11:38:54.164-07:00</updated><title type='text'>İslamcılık üzerine / Prof. İsmail Kara</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sncuq6AHAfI/AAAAAAAAASA/xpY8fW5rAf4/s1600-h/ismail_kara.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sncuq6AHAfI/AAAAAAAAASA/xpY8fW5rAf4/s320/ismail_kara.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5365808795694334450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyıldan beri bu topraklarda var olmakla birlikte 70’lerde yeniden ortaya çıkan, 80’lerde yükselen İslamcılık nedir? Müslümanlıkla arasında nasıl bir fark var? İslam coğrafyasındaki modernleşmeye karşı olmasına rağmen İslamcılık neden modernist bir harekettir? ‘İslamcılık’ iddiasındaki çevreler tabiri caizse ‘eski İslamcılar’ bugün nerededir, kimdir, iddia ve taleplerinden vaz mı geçmiştir? Son günlerin aktüel tartışmasından hareketle söylersek; ‘İslamcılık düşüşte midir?’ Ne olmuştur? Bu soruları “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi” adlı üç ciltlik çok değerli bir çalışması bulunan, “Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslâm’ kitabı geçen yıl yayınlanan Prof. Dr. İsmail Kara’ya yönelttik. Osmanlı-Türk düşünce tarihi, din-modernleşme ve din-siyaset ilişkileri üzerine çalışan Prof. Kara halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bugün düşüşe geçtiği söylenen İslamcılık nedir?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılığı tek değişken üzerinden tarif etmek zor ama genel bir şey söylemek gerekirse; her halükarda Müslüman kalarak modernleşme ideolojisi, diyebiliriz. Diğer fikir akımlarından, diyelim ki Türkçülükten, Batıcılıktan farklı taraflarının olması onu modernleşmeci bir akım olmaktan çıkarmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;19. yüzyıldaki İslamcılık ile Türkiye’de 70’lerden sonra ortaya çıkan İslamcılık birbirinden farklı mıydı?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı yönleri var şüphesiz. Abdülhamit dönemiyle İttihat ve Terakki’nin, 1924’e kadar Cumhuriyet dönemiyle 70’ten sonraki İslamcılığın farklı tarafları, farklı renkleri olmakla beraber hepsinin ortak yönü modernleşme ile uyum arayan hatta bir adım ötede modernist bir İslam yorumuna ve arayışına sahip olmalarıdır. Cumhuriyet döneminde İslamcılık muhafazakar damarı kuvvetli ve modernleşme karşıtı bir akım olarak tarif edilmiştir ama bu büyük ölçüde ideolojik ve siyasi bir tariftir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dolayısıyla eksik ve yanıltıcıdır. Cumhuriyet dönemindeki İslamcılığı şeriatçı, dinci, mürteci istikamete doğru itme teşebbüsü ideolojik bir tercihtir. Burada kullanılan kavramları siyasi olarak muhalif manasında anlayabiliriz. Muhalefeti de töhmet altında tutmak lazım. 31 Marttan beri irtica muhalefetin adıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DEVLETLE DİN BİR BÜTÜNDÜR  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, dışarıdan bir tanımlama ve itme ise İslamcıların bu yöndeki taleplerini nasıl açıklayacağız? Sonuçta bir İslam devleti ve toplumu kurma talepleri vardı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada ince bir nokta var: Türk kültüründe, Sünni İslam kültüründe devletle din birbirinden ayrı olarak düşünülemez, kurgulanamaz. İstediği kadar teorik olarak mümkün gözüksün… Bu yüzden devletin kâfir karşısında mağlup olmaya başlaması, otomatik olarak dinin de mağlup olmaya başlaması olarak algılanmıştır. Bütün 19. ve 20. yüzyıl tarihi boyunca devlet için yapılan ıslahat projeleri aynı zamanda din için yapılıyor olarak savunulmuş, böyle algılanmıştır. Bu tersten de böyledir. Onun için modernleşme döneminin bütün akımları, bu arada Cumhuriyet fikri de aynı zamanda dini bir projedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu algı  devlet adamları, entelektüeller ve toplum nezdinde de böyle midir?  &lt;br /&gt;Toplumu biraz farklı bir yere koyarsak aşağı yukarı böyle diyebiliriz. Farklılıklar esasta değil teferruattadır. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İslamcılık, İslam coğrafyasındaki modernleşme hareketlerine karşı gelişmemiş miydi, nasıl oluyor da modernist oluyor? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Modernleşme felsefi olarak dine karşıdır aslında. Fakat İslam dünyasında ve Türkiye’de ıslahat teşebbüsleri, devleti ve peşi sıra dini kurtaracağı için, dine karşı olan kısmı paranteze alınmıştır. İran dahil bütün İslam coğrafyası için geçerlidir bu tespit. Modern dönemde, Şii İslam dünyasıyla da İslam tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar fikren yakınlaştık. Burada bir ayırım yapalım isterseniz; İslamcı hareketler modernleşmeden yanadır derken öne çıkardığımız husus fikri yapıları, düşünme biçimleridir, tezahür şekilleri, dış görünüşleri, yaşama biçimlerine bakarsanız bazen zıt intibalar edinebilirsiniz. Bugün Türkiye’de olup bitenleri doğru anlamak için de bu ayırım çok önemli bence. İslamcılığı mahkum etmek isteyenlerin öne çıkardıkları sadece dış görüntülerdir. Bu önemsizdir demiyorum ama tek belirleyici değildir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MODERNLEŞİRKEN DİNİLEŞİYORUZ  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar modernleşmeye tepkiliydi, buna rağmen bu çelişkiyi fark edemediler mi?  &lt;br /&gt;Yakın tarihin her döneminde üst düzeyde birkaç insan fark etmiştir. Fakat çelişkiye vakıf olmanız çelişkiden uzaklaşmanız anlamına gelmiyor. Tam tersine farkında olarak olmayarak çelişkiyle yaşamayı da tercih edebiliyorsunuz. Hatta bir süre sonra çelişik olan, düz hakikatin kendisi olabiliyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Acılı  bir tarih o halde İslamcılık tarihi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Zor bir tarih, acıklı yanları da var. Burada mühim bir problem daha var: Batı Avrupa’da modernleşme projeleri dinden süratle uzaklaşan ve dini dışlayan bir karaktere sahipken İslam dünyasındaki modernleşme hareketleri aynı zamanda bir tür dinileşme hareketleri olmuştur. Onun için bugün de hem modernleşiyor hem de bir tür dinileşiyoruz. Bu dinileşmenin gerçek bir dinileşme olup olmaması ayrı bir hadise.  &lt;br /&gt;Bunu örnekler misiniz? Bu topraklarda modernleşme hareketleri Osmanlının son döneminde başlasa da asıl büyük değişim Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşti ve sosyal hayata her müdahale bilakis din merkezliydi. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Mesela Ankara’da kurulan birinci mecliste başkan kürsüsünün arkasında “ve emruhum şura beynehum” ayeti yazılıdır. Son Osmanlı meclislerinde böyle bir ibare yok. Bu ayet şurayı, meşvereti, danışmayı emreder. Meclis fikri –ki modern bir kurum ve düşüncedir- Batıda çatışan sınıfların temsili fikrine dayanırken bizde dini dayanakları olan danışma fikri üzerine yükseliyor. Yani bir yandan siyasi düşüncenizi ve kurumlarınızı modern bir istikamete doğru götürüyorsunuz ama aynı zamanda bunu dinileştiriyorsunuz. Nerede ise halka kadar inmiştir bu anlayış; “Demokrasi meşverete dayanır”, “İlk halifeler seçimle gelmiştir”, denir mesela. Anayasa fikri de böyledir; bizzat Kur’an’la karşılanmıştır. İslamcılık fikriyatı içinde şimdi büyük ölçüde tedavülden kalkmış olan ‘Anayasamız Kur’an’dır’ sloganı bu süreci anlamak açısından mühim. Bu cümle modern bir cümle mi yoksa dini bir ifade mi diye soruyoruz. İlk bakışta çok şeriatçı bulabilirsiniz ama biraz düşününce her ikisi demekten başka yol yok. Batı Avrupa’da ‘Anayasamız İncil’dir yahut Tevrat’tır’ şeklinde düzenlenmiş bir siyasi slogana tesadüf etme şansınız ne kadardır?   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İSLAMCILIK KONJONKTÜREL  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Modernleşirken dinileşme bugün de sürüyor mu?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye modernleşiyor mu, diye bir soru sorsak, cevabı herhalde evettir. Peki, Türkiye dinileşiyor mu, diye sorsak ne olacak? Sosyolojide kurumsal dindarlık, kişisel dindarlık ayırımı var. Batıda kurumsal dindarlık yani kiliseye bağlılık azalırken kişisel dindarlık artıyor diyorlar. Bizde bu ayırım işlemiyor ve batılı standartlarla çalışan sosyologları, siyaset bilimcileri zora sokuyor. Cuma ve bayram namazlarına katılanların sayısı artıyor, kendi başına oruç tutanların, namaz kılanların, Kur’an okuyanların sayısı da. Dindarlığın kamusal alana açılma talebi de normal olarak artıyor. Bunun doğruluğu, yeterliliği ayrı bir mesele. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de dinileşme artıyorken ‘İslamcılık düşüşte’ denmesini nasıl yorumlamalı? &lt;br /&gt;Bundan kasıt, 70’li ve 80’li yıllarda yükselen radikal İslamcılığın davayı terk etmesi, sesinin kısılması ise, kısmen evet, diyebiliriz. Ama İslamcılığı bununla sınırlandırmak dar bir yaklaşımdır. Hem İslamcılıktan vazgeçmiş olanlar hem de İslamcılığın Türkiye’de devre dışı kalmasını isteyenler buna yapışıyorlar ama realist ve derinlikli bir tespit için cevaplar o kadar kolay olmamalı. Çünkü soru, esas itibariyle Türkiye’nin İslam’la irtibatı ve bunun seviyesiyle ilgilidir. Ara bir cümle söyleyelim: Türklerin Anadolu’da İslam’dan ayrı bir tarihleri yoktur. Söz buraya intikal ettiğinde önemli hadise bu topraklara kök salmış ve Türk insanını ve toplumunu onsuz anlayıp açıklayamayacağınız Müslümanlıktır, İslam’dır. İslamcılık, Türkiye’de varoluşsal bir yapıya, öneme, özelliğe sahip olan İslam’ın konjonktürel görünümlerinden sadece bir tanesidir. Dolayısıyla Türkiye’de İslam meselesini, alt bir konu olan İslamcılık ile sınırlı olarak açıklamak kalemşörlerin, ideologların, siyasetçilerin işine gelebilir ama bu yaklaşım ilmi, fikri bir analiz için her zaman sıradan kalmaya mahkumdur. İslamcılığın hem önemli tarafları hem de zaafları bu çerçevede doğru anlaşılamaz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İslamcılık ile Müslümanlığı ne ayırır birbirinden?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılık yeni zamanların ürünü bir İslam yorumudur, ideolojik ve modernist tarafı baskındır. Kendi iç iddiasına bakılırsa gerçek İslama ve kaynaklara dönüşü öne çıkarmaktadır. İslam ve Müslümanlık İslamcılığı da içine alan daha geniş ve daha uzun zamanlı, bu yüzden daha dayanıklı bir dairedir. İslamcılığın İslama ve Müslümanlığa kattığı yeni ve doğru şeyler yoktur denemez fakat bugün için daha fazla üzerinde durulması gereken hususlar ortaya çıkardığı problemler ve getirdiği kırılmalardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DEVLET BİZİM AMA YANLIŞ  ADAMLARIN ELİNDE &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;RP’nin 94’te belediyeleri alması, muhafazakar Anadolu sermayesinin ‘kaplanlaşması’ vb. ile o dönemin İslamcıları para, statü, iktidar, güç ile tanıştı ve bir iddiaya göre ‘çözülme’, belki de bir ‘çürüme’ yaşandı. Bu kadar iddialı bir kesimin bunu yaşamasının nedeni ne? Öncesinde çok mu romantiktiler, önerilerinin realize edilme imkanı mı yoktu, sınanmadıkları alanlarda kişisel yenilgiler mi yaşadılar, ne oldu o süreçte? &lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu da birkaç değişkenle açıklamak gerekir. 1) Türkiye’de İslamın canlanması ve İslamcı hareketlerin yükselişiyle demokratik hareketlerin gelişmesi arasında doğru bir ilişki var. Demokrasi ne kadar zayıf işlerse işlesin, toplumun tabii damarlarına kan pompalar. Dolayısıyla demokrasi zayıf ve ağır aksak da olsa işledikçe İslam öne çıkmıştır ve çıkacaktır. Statükocuların demokratik işleyişe karşı çıkışlarının ana sebeplerinden biri bunu görüyor olmalarıdır. 2) Askeri ihtilallerle İslamcı hareketlerin yükselişleri arasında kronolojik bir ilişki vardır. Bu ilişkinin olumsuz olduğu zannedilir, fakat doğru değildir. İmam Hatip Liselerini, din eğitimini haksız yere tarümar eden 28 Şubat sürecinin neticelerinden biri bir İmam Hatip mezununun başbakan olmasıdır. 3) Türkiye’de İslamcılık hareketlerini sadece iç dinamiklerle açıklayamayız. Uluslararası siyaset çevrelerinin Türkiye’ye, İslam dünyasına, İslami hareketlere yaklaşımı ve bir araç olarak kullanma tekniklerine de bakmak lazım. Başka şeyler de var tabii; halkın kafasında devletle din arasında büyük bir boşluk ve gerilim olmadığı için toplum dindar ve aynı zamanda devletçidir. “Devlet bizimdir fakat yanlış adamların elindedir” yaklaşımı Müslüman, muhafazakar kesimin ana yaklaşımıdır. Talebelik yıllarımda hocalarımızın, fikir adamlarının “Ne zaman ki dindar insanlar, İmam Hatip mezunları vali, bakan, başbakan olur, işte o zaman Türkiye kurtulur” dediklerini çok hatırlarım. Erbakan hareketi bu mantıktan çok istifade etmiştir; kendisi geldi mi devlet Müslümanlaşacak ve tabii bütün meseleler hallolacak. Bu yaklaşım kalabalıkları mobilize etme ve hizmete koşmada, siyasi katılımı sağlamada başarılı olmuştur denebilir ama aynı zamanda İslamcıları sistem fikrinden, seviyesi yüksek anlama ve açıklama çabalarından, derin arayışlardan da uzaklaştırmış gözüküyor. Sorunuzu belki bütün bu problemli süreçlerin arasında cevaplamak mümkün olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SİYASAL LİBERALİZM TEHLİKELİ DEĞİL Mİ?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılık ‘çevre’nin ideolojisiydi. Merkezin yapıp ettiklerinin itirazını da içeriyordu. Fakat çevrenin merkeze geliş süreci ile İslamcılığın zayıfladığı süreç örtüştü. İslamcılığın düşüşünde sosyal hareketliğin bir etkisi olmuş mudur? &lt;br /&gt;Çevrenin sosyal hareketlilik, göçler, sanayileşme gibi sebeplerle merkeze gelişi Türkiye’nin, büyük şehirlerin rengini, bu arada dini rengini de bir ölçüde değiştirmiştir, bunda şüphe yok. Bu büyük altüst oluşun diğer tarafında merkeze gelenlerin değişip dönüşmesi hadisesi var; sistemin içine giren unsurların, fikirlerin normalleşmesi, ehlileşmesi, katı muhalefetten uzaklaşması beklenebilir bir gelişmedir. Devletle halk arasında kültürel olarak büyük bir gerilimin olmayışı da bu süreçleri kolaylaştırmıştır. İslamcılığın zayıflaması bunlarla alakalı olmakla beraber sadece bunlarla açıklanamaz. Meselenin bütününü görmek için Türkiye’deki bütün fikir hareketlerinin 12 Eylül darbesinden sonra giderek daha fazla bir gerileme ve gevşeme içine girdiğini görmek lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sadece İslamcıların yaşadığı bir savruluş değil diyorsunuz...  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılık aktüel ve canlı bir konu olduğu veya cazip bir mevzu haline getirildiği için bütün dünyada ve Türkiye’de, bu tartışmalar İslamcılık üzerinden yürütülüyor ama bunun, aynı zamanda körlükleri artırıcı bir tarafının olduğunu ihmal etmemeli. Bu körlük meselesini açmak için şunu soruyorum: Türkiye’de niçin bir tehlike olarak sadece siyasal İslam konuşuluyor da siyasal milliyetçilik, siyasal solculuk, siyasal Kemalizm, siyasal liberalizm bir tehlike olarak konuşulmuyor? Veya siyasal kelimesi niçin sadece İslamcılar için tehlikeli bir manaya bürünüveriyor? Kayda değer hiçbir derinlik arayışı olmayan Türk liberal söylemi -ki içinde eski solcular, eski milliyetçiler, eski İslamcılar, eski Kemalistler var- niçin daha büyük bir tehlike olmasın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MALEZYA’YA YETEN TÜRKİYE’YE YETER Mİ?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar bütün bu süreçte neyi idrak etti?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin bir idrak söz konusu mu acaba? Özellikle 70’lerde ve 80’lerde radikal İslamcılık, İslam ile Türkiye arasındaki ilişkiyi birbirinden uzaklaştırmak istikametinde hareket etmiştir. Bu biraz da İslamcılığın enternasyonalist bir mahiyete bürünmesi ve sosyalist jargona yaklaşmasıyla alakalı idi. Müslümanlık veya muhafazakâr İslamcılık ise Türkiye ile İslam arasındaki ilişkiyi kuvvetlendiren bir karaktere sahip olagelmiştir. İkisinin de en büyük zaafı bilgi ve yorumlama kapasitelerinin düşük olmasıdır. İdrakten bahsedeceksek seviye meselesine odaklanmamız lazım. Aksi halde zekâlarını daha iyi kullanıyorlar demek belki daha doğru. Benim insanların pek sevmediği bir sorum daha var: Gelişme, iyileşme dediğiniz süreçlerin Türkiye’yi taşıma kapasitesi nedir?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’yi taşır mı’dan kastınız ne?&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin mevcut ihtiyaçlarına yeterli düzeyde cevap vermesi ve onu daha iyi şartlarda geleceğe doğru taşımasıdır. Türkiye, dünyanın çok önemli bir yerinde, dünyanın çok önemli bir mirasına sahip olarak ve birinci ve 2. dünya savaşı sonrasında bir şekilde varlığını sürdürme azmi ve başarısı göstermiş insanların yaşadığı Müslüman bir ülkedir. Onun için Libya’da, Malezya’da yeterli hatta lüks olan bir şey burada hiçbir mana ifade etmeyebilir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ANKARA DİNİN  ÖNEMİNİ İYİ BİLİR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir beka sorunu mudur; Osmanlıyı var kılan, yok oluşuna direnen ve Kurtuluş Savaşı veren halkın iradesini belirleyen temel etmenin din olması gibi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Milli Mücadele İslamcı  ve hilafetçi bir politikayla kazanıldı. İş Bankası’nın ana sermayesinde Hint Müslümanlarının gönderdikleri para var. Cumhuriyet de bir din devleti olarak kuruldu. 1928 yılına kadar anayasada İslam, devletin dinidir. Ankara, bugün de Türk devletiyle İslam arasındaki ilişkiyi tamamen bilmez değildir. Siyasi merkez laikliği olmazsa olmaz bir şart olarak söylemesine rağmen hiçbir zaman ‘Türkiye devletinin dini yoktur’ cümlesini ağzına almamıştır. Bu cümlenin hiçbir toplumsal ve kültürel karşılığının olmadığını ve kendisini anlaşılmaz kılacağını da bilmektedir. Fakat bu bilgi bana göre Türkiye’yi taşıyacak vasıflara ve seviyeye sahip değildir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu idrak orada hep var mıydı sizce?&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim görebildiğim kadarıyla hep olmuştur. Fakat bu aktüel, pratik, pragmatik tarafları ağır basan bir kabul veya anlayıştır. Bunu aktüel ve pratik düzeyden yukarıya doğru çekerek idrak seviyesine yükseltecek üniversiteler, fikir adamları, aydınlar olmalıydı. Bu olmadı. Cuma namazının cemaatla kılındığını bilmeyen sosyal bilimciler bugün Türkiye’nin dinle ilişkisi, dindarlık tezahürleri konusunda kamuoyu araştırması yapıyor, raporlar yayınlıyor, ahkâm kesiyor. Türkiye’de üniversitelerin, sosyal bilimcilerin din meselesini ciddiye aldıklarına ve politik aktörlerden biraz yukarıya çıktıklarına dair hiçbir işaret yok. Mahalle baskısı tartışmalarının iki tarafına da bakın, bunu göreceksiniz. Benim de mensup olduğum İlahiyat Fakültelerini de buna dâhil edebiliriz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;DİN  İLE DE OLMUYOR, DİNSİZ DE  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Devlet dinin önemini asgari düzeyde de olsa idrak etti ise devletin yıllar yılı  din üzerindeki tasarrufunu, dindar insanların maruz kaldığı acıklı durumları nasıl açıklayacağız, bu da bir çelişki değil mi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Son kitabımın ilk bölümün başlığı şu: Din ile olmuyor, dinsiz de olmuyor. İşaret ettiğiniz çelişki AB süreci içinde daha da çözümsüz bir yere doğru gidiyor. Türkiye din eğitimi meselelerini çözmüş bir eda içinde Ruhban Okulunu konuşuyor. Onun için farkında olmak yetmez. Siyasi merkezin din meseleleriyle alakalı olarak Türkiye’yi taşıyacak çözümler üretemediğinde şüphe yok. Başörtüsü taktığı için kendi evlatlarını üniversiteden içeri sokmayan bir yapı var ortada. Siyasetçilerin dine umumiyetle bir araç olarak baktıklarını da unutmamak lazım. Din kendi politikalarına ne kadar uygun düşüyor, kendisini ne kadar tehdit ediyor diye bakar.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İslamcı entelektüeller üzerlerine düşeni yapabildiler mi bu süreçte? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir iki istisna dışında hayır. Onlar da akıntıya kapılmayı tercih ettiler, önlerine sürülen tartışmalara dahil oldular, konformizme bağlandılar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İSLAMCILAR NEYİ TECRÜBE ETTİ?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyi tecrübe etti İslamcılar bütün bu süreçte?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sahada küçümsenemeyecek tecrübeler yaşadılar aslında. Ticarette, siyasette, üniversitede, basında, bürokraside… Bunlar düne kadar büyük ölçüde olmadıkları, bilmedikleri yerlerdi. Yalnız tecrübeye felsefi bir anlam vereceksek geçmişin muhasebesini yapan gelecek için zemin teşkil eden bir mekanizmaya dönüşmesi lazım. Acaba böyle bir tecrübeden bahsedilebilir mi? Umalım bahsedilsin. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt; &lt;br /&gt;Peki, bir teslimiyet hali görüyor musunuz ya da bir şeye fit olma hali?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;İnanma, talep etme, kazanma niyetinden ve azminden tamamen vazgeçtiklerini düşünmüyorum ama elde etme ile bir şeye fit olma arasındaki farkı yeterince önemsemedikleri kanaatindeyim. İrade kullanarak bir yere varmakla sürüklenerek aynı yere ulaşmak çok farklı şeyler. Neyin değer neyin değmez olduğunu bilmek aynı zamanda bir ahlak meselesidir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; &lt;br /&gt;ÖZELEŞTİRİ DEĞİL İTİRAF YAPILIYOR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar arasında yapılmaya başlanan “Biz dinimize değerlerimize ideallerimize sahip çıkamadık” özeleştirileri sağlık işareti midir? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir özeleştiri yok ortada, sıradan itiraflar var. Herkes gömlek çıkardığından bahsediyor. Özeleştiri önce fikren, peşi sıra fiilen eleştiri konusu yapılan şeyi yukarıya doğru taşır, meselenin seviyesini yükseltir. Bugünkü sözümona özeleştiriler sıradan itiraflar olduklarından söyleyenleri de muhataplarını da aşağıya çekiyor. Alt bir seviyede birleşme ve yakınlaşmaya özeleştiri denemez bence.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonra ne olur, İslamcılık ve İslamcılar?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de İslam kökleri derinlerde bir vakıa, bol ve temiz su taşıyan bir akarsu olduğu için yeni meyveler verecek. Türkiye’nin ihtiyaçları, zaruretleri ve varoluş sebepleri yeni yollar açacak. İslamcılığın gideceği istikametlerden biri bu. Şimdilik zayıf taraf gibi gözüküyor ama bu görüntü aktüel dayatmaların sonucudur ve yanıltıcıdır. Varlıklarını sadece sistemin işleyişine ve zayıf muhaliflerinin varlığına borçlu olan kişiler ve gruplar da olacaktır tabii. Onlar liberalizm, bir arada yaşama, insan hakları, demokrasi, diyalog edebiyatı gibi aktüel değeri yüksek tartışmaların üstüne çıkamayacak, sahih meselelere yönelme ve derinleşme şansları yok gözüküyor. Yeni İslamcılık bunların eseri olacağa benziyor. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;KAPİTALİZM ZALİMLERİN YİTİK MALIDIR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılıkla kapitalizm tartışması var malum. ‘Kapitalizm Müslümanların yitik malı’ mıdır? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm zalimlerin yitik malı olabilir. Peygamber Efendimiz de tüccardı, Medine pazarında fiyatlar kendiliğinden belirleniyordu edebiyatı üzerinden kapitalizme ve liberalizme yakın duran bir dini iktisat anlayışı kurmaya kalkmayı düz bir mantıkla anlamak kolay değil. ABD’nde İslam Liberalizmi kitabı yazılıp neşredileli çeyrek yüzyıla yaklaşıyor. Bu kitaptaki cümlelerden biri şu: “İslam liberal kapitalizmin yörüngesine sokulmalıdır”. Onun için Türkiye’deki bu yeni edebiyatın hiçbir orijinalitesi yok. Türkiye’ye faizsiz -ne demekse bu- finans kurumları 12 Eylül ihtilalinden sonra, muhafazakâr ve liberal çevrelerin hala rahmet okumaktan bıkmadıkları Özal döneminde geldi. Şimdi banka oldular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Finans kurumlarında da maksimum kar hedeflendiği için mi?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanlar da ticaret, alışveriş  yapacak, aktüel çözümler bulacak elbette, itiraz buna değil. Bunun ötesinde bir şey var mı yok mu? Soru budur. Yoksa eğer en yüksek karı sağlayan banka ile çalışın, olsun bitsin. Şimdi sözümona liberal dönemdeyiz, yabancı banka da olabilir… Bakınız, finans kurumları Türkiye’ye ilk geldiği zaman Müslüman muhafazakar çevre, nispeten veya büyük ölçüde faiz konusunda hassastı. Bunun için ilahiyatçıların da aktif olarak katıldığı uzun toplantılar yapıldı, tebliğler, fetvalar verildi, kitaplar basıldı, İslam fıkhındaki mudarebe, müşareke, selem akitleri konuşuldu. Hassasiyetler yumuşatıldı. Bunları özellikle siyasetleri ve yol alış biçimleri açısından dikkatle takip ettim. Anladığım kadarıyla asıl projeyi yürütenlerle konuşup fetva verenler aynı şeyin içinde ve peşinde değillerdi. Şimdi bu tartışmalardan hiçbiri yok. Niçin? Eğer bugün bu tartışma ve arayışlardan daha üst düzeyde olanlarıyla karşı karşıya olsaydık aktüel dayatmaların getirdiği ara çözümleri bir yere koyabilir, makul karşılayabilirdik. Bugün niye bu meseleler tartışılmıyor sorusunu sormak oyun bozanlık değil, insanları ciddiyete ve ahlakiliğe davet etmek olarak algılanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fadime Özkan-Star Gazetesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tarih: 2 Ağustos 2009 Pazar, 23:59&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-4584536579098223895?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/4584536579098223895/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/islamclk-uzerine-prof-ismail-kara.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4584536579098223895'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4584536579098223895'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/islamclk-uzerine-prof-ismail-kara.html' title='İslamcılık üzerine / Prof. İsmail Kara'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sncuq6AHAfI/AAAAAAAAASA/xpY8fW5rAf4/s72-c/ismail_kara.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-7991440532388713627</id><published>2009-08-01T10:05:00.000-07:00</published><updated>2009-08-01T10:08:17.388-07:00</updated><title type='text'>EVİM / Necip Fazıl Kısakürek</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SnR2Gbahl7I/AAAAAAAAAR4/sLgiAkleBEw/s1600-h/adlifoto2ln.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 257px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SnR2Gbahl7I/AAAAAAAAAR4/sLgiAkleBEw/s320/adlifoto2ln.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5365042908915406770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!&lt;br /&gt;Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...&lt;br /&gt;Garanti yok sen gibi fâniye sigortada!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!&lt;br /&gt;Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir köşende annânem, dalgın Kur'an okurdu;&lt;br /&gt;Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;&lt;br /&gt;Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;&lt;br /&gt;Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.&lt;br /&gt;Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;&lt;br /&gt;Komşuluk, mâna ve ruh, ne varsa heder oldu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yeni nesil geldi, üstüste binenlerden;&lt;br /&gt;Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;&lt;br /&gt;Vuran kimse kalmadı bu dâvayı mihenge...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;&lt;br /&gt;Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!&lt;br /&gt;Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-7991440532388713627?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/7991440532388713627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/evim-necip-fazl-ksakurek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7991440532388713627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7991440532388713627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/evim-necip-fazl-ksakurek.html' title='EVİM / Necip Fazıl Kısakürek'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SnR2Gbahl7I/AAAAAAAAAR4/sLgiAkleBEw/s72-c/adlifoto2ln.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-1660368210318537104</id><published>2009-08-01T06:52:00.000-07:00</published><updated>2009-08-01T07:03:03.392-07:00</updated><title type='text'>ŞİİR FESTİVALİ GALASINDA SU GİBİ ALKOL / Ayhan Celep</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SnRJXncnsoI/AAAAAAAAARw/pcVSr9V7KnE/s1600-h/ibb_sarap_5.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SnRJXncnsoI/AAAAAAAAARw/pcVSr9V7KnE/s320/ibb_sarap_5.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5364993726179947138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Şiir Festivalinin açılış kokteylinde su gibi içki tüketildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş’nin düzenlediği II. Uluslararası Şiir Festivalinin açılış kokteylinde su gibi şarap içildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Arkeoloji Müzesinde gerçekleştirilen kokteyl, festivale katılan şairlerin tanıtımı ile başladı. Gecede Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü ve Kardeş Türkülerin müzik dinletisi vardı. Kardeş Türküler, katılımcıları Türkçe, İngilizce selamlamanın ardından Kürtçe selamlamayı da unutmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtçe şarkılar eşliğinde düzenlenen şiir festivali ilerleyen dakikalarda şarap şovuna dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurulan kokteyl masalarında ikram edilen alkol, üniversiteli gençler ve katılımcılar tarafından su gibi tüketildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakâr-Demokrat Ak Partili İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kültür sanat organizasyonunda tüketilen alkol manzarasını gören İstanbullular şaşkınlığını gizleyemedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yılki uluslarası şiir festivaline çağırılan Türk eşcinselşairler dekkit çekmişti. Organizasyonlardaki bu manzaralar karşısında İstanbullular şok olmuş durumda..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu belirtmeli: Sözde uluslarası şiir festivaline katılanlara bakılınca, ciddi şaairlerin katılmadığı görülüyor. Organizasyona belediye şairleri festivali demek daha doğru olur. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, İsmet Özel, Arif Ay, Mustafa Yürekli ve Ebubekir Eroğlu'nu göremiyoruz festivallerde. Festivale çağrılan yabancı şairler de ülkelerinde ikinci, üçüncü sınıf şairler. Çağdaş dünyada festival şairleri fonemeni gündemde yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce Ak Parti Artvin İl Başkanlığı ve Edirne İl Başkanlığının düzenlediği programlarda da baş içecek rakı olmuştu. Bu sefer Uluslararası bir organizasyon olmasının etkisi ile içki çeşitleri çoğaltılarak mahzenlerden çıkartılan özel seçim şaraplarla oldukça zengin (!)  bir görüntüye sahne oldu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinden sonra Belediyeye ait kurumlarda alkollü içecek satışı ve içilmesi yasaklanmıştı. Kadir Topbaş yönetiminin işi her çeşit alkollü içeceğin ikram edildiği bir şova dönüştürmesine Ak Partililer ve muhafazakâr çevrelerin nasıl tepki vereceği ise merak konusu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-1660368210318537104?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/1660368210318537104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/siir-festiveli-galasinda-su-gibi-alkol.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1660368210318537104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1660368210318537104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/08/siir-festiveli-galasinda-su-gibi-alkol.html' title='ŞİİR FESTİVALİ GALASINDA SU GİBİ ALKOL / Ayhan Celep'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SnRJXncnsoI/AAAAAAAAARw/pcVSr9V7KnE/s72-c/ibb_sarap_5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-1565347269120560115</id><published>2009-07-28T23:53:00.000-07:00</published><updated>2009-07-29T00:01:14.763-07:00</updated><title type='text'>Toplum-Din İlişkisi ve Medya Paneli / Fatih Gündoğan</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sm_zs6Y_6QI/AAAAAAAAARo/MG_QryOOd0E/s1600-h/Photo-00031.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sm_zs6Y_6QI/AAAAAAAAARo/MG_QryOOd0E/s320/Photo-00031.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5363773634135451906" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Medya Platformu, bağımsız yazar ve düşünür Ahmet Taşgetiren'in katılımı ve Mustafa Yürekli'nin sunumuyla "Toplum-Din ilişkileri ve Medya" paneli gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İTÜ'lü genç bir arkadaşımızın Kur'an tilaveti ile başlayan panel, Ahmet Taşgetiren'in Toplum-Din ilişkileri ve Medya konulu sohbeti ile devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya'nın ulusal bir fenomen olduğunu belirten Mustafa Yürekli'nin ardından, Ahmet Taşgetiren, Nokta ve Tempo dergileri örneklerinden hareket ederek, medyadaki din teması üzerinde durdu ve 1967'den günümüze medyadaki din temasını, gerek televizyon gerekse gazete haberleri üzerinden verdiği "Yeşilçam'da din adamı portresi, başörtülü kız aşk yaşar mı, Ayşe Arman ve başörtüsü, gürüz-alemdaroğlu örneklikleri, imam-hatip lisesi haberleri, barbi bebek tartışmaları, Adnan Oktar haberleri, Vakit, CHP, Deniz Feneri haberlerindeki dinsel öğeler, Türkçe ezan tartışmaları, halka açık holdingler, İskilipli Atıf Hoca örneği, 28 Şubat sürecinde medyanın tutumu, irtica ve gericilik tartışmaları, anayasa mahkemesi, bürokraside başörtüsü" örnekleri ile açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dönem Türkiye'deki medya-din ilişkisinin, din-toplum-devlet ilişkilerindeki köklü değişimin yarattığı gerilimin medyaya yansımasından ibaret olduğunu vurgulayan Taşgetiren, "medya yeniden yapılanırken dîni hayatın dışına itiyor" saptamasında bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi çizgi seküler olduğunda ve toplum dinini yaşamak istediğinde, medya'nın toplumdan yana yer almadığını belirten Ahmet Taşgetiren, toplum-din-medya üçgeninde gözlenen gerilimin, sistem-toplum gerilimi ana aksı üzerinde gerçekleştiğini vurguladı ve medya üzerinden yürütülen toplum mühendisliğine, toplumun kitlesel bir yanıt vermediğinden, çoğu zaman duyarsız kaldığından bahsetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panelin devamında tartışılan alt başlıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;. Sistemin hakim düşüncesi, "yeni bir din, yeni bir toplum".&lt;br /&gt;. Toplum-Din-Medya ilişkisinde medya, sistemin toplumu dönüştürme projesinde bir propaganda ayağı olarak karşımıza çıkıyor.&lt;br /&gt;. Medyanın son dönem çizgisinde "muhafazakarlaşma" tanımını kötüleyen ve korkunçlaştırmaya çalışan bir çaba mevcut.&lt;br /&gt;. Toplum'un ana dinamiği "müslümanlık"tır. Bunun üzerinde toplum mühendisliği çalışmasında bulunursanız gerilim çıkıyor, bir normalleşme sürecine girilemiyor.&lt;br /&gt;. Olumsuz din adamı portresi ve çirkinleştirme, gülünçleştirme çabası var. Bilerek veya bilmeyerek bu süreç, "iyi insan" dindarlar arasında istisnaymış bir bir algı yaratıyor.&lt;br /&gt;. Cemaat-tarikat-dini toparlanışların tamamı şüpheli gösteriliyor.&lt;br /&gt;. Dinde herşey magazinel ortamlarda tartışmalı hale getiriliyor. Burada dindeki tartışmaların akademik çevrelerde yapılabileceğini, magazinleştirildiğinde ise, dini konularda bilinçsiz insanlar üzerinde bir tahribat yaratmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-1565347269120560115?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/1565347269120560115/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/toplum-din-iliskisi-ve-medya-paneli.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1565347269120560115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1565347269120560115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/toplum-din-iliskisi-ve-medya-paneli.html' title='Toplum-Din İlişkisi ve Medya Paneli / Fatih Gündoğan'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sm_zs6Y_6QI/AAAAAAAAARo/MG_QryOOd0E/s72-c/Photo-00031.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-7585788721897745380</id><published>2009-07-20T00:14:00.000-07:00</published><updated>2009-07-20T00:18:25.302-07:00</updated><title type='text'>Bu Dergi Müthişti: MAVERA</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmQaO4mPl0I/AAAAAAAAARg/P2IkdfctiZk/s1600-h/dergi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 205px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmQaO4mPl0I/AAAAAAAAARg/P2IkdfctiZk/s320/dergi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360438299491014466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir derginin hikayesi, bir hikayenin dergisi: Mavera. Rasim Özdenören'e Boğaziçili gençler Mavera'yı sordu, o da anlattı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğaziçi Üniversitesinden Fatma Betül Yumuk (Kimya Müh. 4) ve Melike Akkuş (İşletme 4) Mavera Dergisi çerçevesinde Rasim Özdenören ile mülakat yapmışlar ve Bucümle dergisinde yayınlamışlar. Biz de çok beğendik, sizler için alıntıladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Bir hikayenin dergisi” kısmına yani Mavera'nın felsefesine girmeden evvel, “bir derginin hikayesi” kısmıyla başlamak istiyoruz. Hocam, bize biraz Mavera'nın ortaya çıkış hikayesinden bahseder misiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işin öncesi var , bu iş şöyle olmadı, “Arkadaşlar bir araya gelelim, dergi çıkaralım”  demedik.  Dergi çıkarma fikri ortaya çıktı, daha doğrusu dergi “Gelin beni çıkarın” dedi. “Gel, beni çıkar” dedikten sonra bunun müzakeresi yapıldı. Bu bize kendisini çıkar diyen dergi, acaba nasıl bir dergi olmak istiyor, bunu konuştuk biz kendi aramızda. Şimdi fantazi gibi geliyor bu anlattığım şey, fantazi değil bu aynıyle vaki olan bir olay. Bunların oluşu 1976 Aralık ayı, ilk sayısı bu tarihte çıktı. Bu tarihten 5-6 ay önce müzakeresi yapılmaya başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Esasında yazın açısından ziyadesiyle bereketli olduğunu bildiğimiz bir dönemde, bir dergi neden “Gelin beni çıkarın” der?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey bir metin. Şurada üçümüz dördümüz bir aradaysak herbirimiz karşımızdaki tabloyu bir metin olarak okuyabiliriz. Biz o günün konjöktürünü bir metin olarak okuduk ve bu metinde bizden böyle bir talep bulunulduğunu okuduk. Mesela Erzurum'dan mektup geliyor veya Eskişehir'den arkadaşlar geliyor, niye dergi çıkartmıyoruz diye soruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi Diriliş Dergisi vardı o tarihte, Edebiyat dergisi, Büyük Doğu dergisi vardı. Bunların herbiri yöneticisinin, yani Necip Fazıl'ın, Sezai Karakoç'un Nuri Pakdil'in canı istediği zaman çıkan, hazır olmadığı zaman kapanan dergilerdi. Necip Fazıl hayattaydı o zamanlar, Allah uzun ömürler versin Sezai Bey, Nuri Bey hayattaydılar ama dergileri, Edebiyat dergisi olsun, Diriliş dergisi olsun, Büyük Doğu olsun tatildeydiler. Onlara da hiç kimse yaklaşıp “Bu dergi niye çıkmıyor, niye tatile girdi, artık çıksın.” deme cesaretini gösteremiyordu. Bizler de o dergilerin hepsinin mensubuyuz, Edebiyat dergisinin aynı zamanda kurucusuyuz Nuri Abiyle beraber, rahmetli Akif, rahmetli Erdem ve ben Ankara'da beraber teşebbüs ettik, beraberce çıkarmaya başladık ama sonra dergi gide gide Nuri Pakdil'in üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Başlangıçta herkes eşit pozisyondaydı ama şunu hissettik biz, Nuri Abi orada ön almak istiyor, biz de onun hakkıdır dedik ve ona ön verdik. Böylece  dergi Nuri Pakdil'in öncülüğünde çıkmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat şu sakıncası vardı; Nuri Pakdil şahsen kendisi hazır olduğu anda kendi hazırlıklarını yapıyor, bizlere “Arkadaşlar yarın derginin yazılarını matbaaya veriyoruz, herkes yazısını getirsin” diyor, ondan sonra yazısını  verebilenler bir gün sonra getirip veriyor. Nasıl hazır olmaz? Ya parası yoktur, ya yazısı yoktur, ikisinden birisi. İkisi bir araya geldiği zaman, ahenkli bir şekilde yürüdüğü zaman dergi çıkar. İkisi de zor bulunur. Para biterse ya da yazı biterse dergi bilinmez bir tarihe kadar tatile girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla o dönemde yazın hayatında düzenli olarak çıkan bir dergi eksikliği hissediliyordu. Bize etraftan, Eskişehir başta olmak üzere, Atasoy Müftüoğlu onun çok teşvikleri oldu sağolsun, Anadolu'nun muhtelif yerlerinden Maraş'tan Erzurum'dan, Diyarbakır'dan, Konya'dan arkadaşlar geliyor, bir dergi çıkartılması gereği üzerinde duruyorlardı. Nihayetinde Cahit “Dergiyi artık çıkartalım, üzerimizde gitgide baskı oluşuyor.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani edebi dergi eksiliği mi yoksa fikri dergi eksikliği mi Mavera'yı doğurdu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dergimiz yok diyorlardı. Bizim nasıl bir dergi çıkartacağımız zaten belliydi, aşağı yukarı böyle bir dergiydi Mavera Dergisi. Bunun dozu farklı olabilir ama alt amblemi “aylık edebiyat dergisi”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok da bu işe riayet eden bendim. Ya bir tercüme veriyordum, ya bir öykü veriyordum yahut bir deneme veriyordum, mutlaka bir yazıyla katkı sağlamak istiyordum. Erdem yazık, o çok gayret eder, çok zamanlar yazı yazmaya, şiir yazmaya zorlanırdı.  Akif hakeza o da öyle, artık bunu titizlik diye yorumlamak lazım, çok titizlenirlerdi, dolayısıyla çok titizlendikleri için de çok fazla üretken olmazlardı. Cahit çok üretkendi, hem şiir alanında hem de düz yazı alanında oturduğu anda yazabiliyordu. Ben ne Erdem kadar kabızlık çekerdim, ne de Cahit kadar oturduğum anda haldır haldır yazabilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki yedi güzel adamın, Mavera ekibinin, bir araya gelmesi nasıl oldu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten ben, Erdem, Akif, Alaeddin ve Cahit; Maraş'ta lisede beraberdik. Lisedeki ahbablığımız önce İstanbul'da, sonra Ankara'da devam etti. Cahit'in Ankara'ya gelişi ise şöyle oldu: Bu olaydan tam bir yıl önce, 1976 Haziransa bu konuştuğumuz olay, 1975 Haziran'ında Cahit askerliğini bitirmiş İstanbul'a geçerken bana uğradı, ben o tarihte Devlet Planlama Teşkilatı'ndan Kültür Bakanlığı'na müşavir olarak atanmıştım. Cahit İstanbul'a gitmek istiyordu, dedim ki “İstanbul'da ne yapacaksın, yapacağın bir şey var mı?” ,“İşte iş arayacağım, çalışacağım”, dedim ki “İşi orada arayacağına burada arayalım, biz de buradayız, diğer arkadaşlar da burada, İstanbul'un geçim şartları daha zor, seni Kültür Bakanlığı'na alırız memur olarak, ondan sonrası Allah kerim”. Cahid'in de memuriyete evet diyeceğinden de ümidim yoktu ama razı oldu, Kültür Bakanlığı'na aldıramadık, netice de MKE'de başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cahit Zarifoğlu'nun kendine has, içe dönük bir yaşam tarzı olduğu söyleniyor. Mavera gibi tam ekip işi olan bir dergide, Zarifoğlu nasıl bu ritme uzun süre uyum sağlayabildi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit'in Ankara'da işe başlamasıyla bizimle irtibatını devam ettirmesi düzenli hale gelince, çevreye karşı tutumunda biraz değişiklik oldu. Cahit burada bizden bazı şeyleri gördü, mesela biz böyle canhıraş bir şekilde elalemin işine koşturuyoruz, birinin bir hizmetini yerine getirmeye çalışıyoruz, bizzat kendisinin işiyle ilgili olarak kendi işlerimi yüzüstü bırakıp günlerce haftalarca vakit tükettiğimi görüyor. Cahit bu tür şeylere yabancıydı İstanbul'dayken. Cahit'in şöyle bir tarzı vardı, beraber yola çıkarsın, Cahit beraber yola çıktığı adam yanında mı değil mi, hiç oralı olmaksızın çeker gider. Etrafındaki adamın, yanındaki adamın ne olduğunu düşünmez. Şimdi Cahit'in tavrında böyle değişiklikler oldu, kendisi hizmet bekleyen pozisyondayken, hizmet veren pozisyonunu da gördü, bu da hoşuna gitti. Kendisinin de hizmet verebileceği potansiyelini kendisinde gördü. Yani potansiyel var ama o potansiyelin kinetik hale dönüşmesi gerekiyor. Onu Ankara'da  gördü Cahit. Cahit'in İstanbul hayatıyla Ankara hayatı arasında böyle bir fark vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit araba da kullanıyordu, hayret edilecek bir şey, içgüdüyle. Akif dedi ki, “Cahit ya, bu arabayı sağa sola çarpmadan nasıl sürüyorsun?”. Cahit de “sen yürürken sağa sola çarparak mı yürüyorsun, bu da öyle bir şey” dedi. “Allah Allah! Hiç böylesini de düşünmemiştim“ dedi Akif de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bu evden çıktık, bizim derginin hazırlıkları falan burada yapılırdı, burada derken bu  odada yapılırdı, burada konuştuk işi, uygulamak üzere dışarı çıktık. Burası yokuş aşağı, iniyoruz, caddeyi geçtik, ben dergiyle ilgili birşey anlatıyorum Mithad Paşa caddesi vardı, oraya gelince ne diyorsun Cahit iyi olmaz mı dedim. Kolundan da tuttum, bir baktım yanımda başka birisi, Cahit diye düşündüğüm adam tanımadığım bir adam. Adamla bakıştık, “Ya arkadaş kusura bakma yanımda bir arkadaşım vardı seni o zannettim “ dedim.  “O arkadaşın iki sokak önce ayrıldı ben de her nasılsa senin yanındaydım, sen farketmeksizin sözüne devam ettin, öyle iştahlı anlatıyordun ki sözünü kesmeye kıyamadım. Sana buraya kadar refakat ettim.” dedi.  Cahit çekip gitmiş, biz de Cahit'e anlatıyoruz diye işte falanca sayımızın ağırlığı şu olsun, bu sayıya şu yazıyı koysak mı koymasak mı, işte o anki problemlerimiz neyse onu anlatıyorum, onun  da beni dinlediğini düşünüyorum, meğer Cahit gitmiş, yerine benzeri de değil, alakasız bir adam gelmiş. O huyu da bir taraftan öyle devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dergiyi çıkartmaya karar verdikten sonra, yol haritasını nasıl çizdiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karar verildikten sonra dedim ki “Bu dergiyi çıkartalım ama amatörce olmaz  bu saatten sonra, bir yerimizin yurdumuzun olması lazım.” Edebiyat Dergisi’ne bir arkadaşın dükkanını idarehane olarak göstermiştik, yasal olarak mecbursun böyle bir yer göstermeye. Bir yer tutmamız, kira ödememiz lazım. Dergi kendisini kurtaracak mı kurtarmayacak mı bunları düşünmemiz, kimin yazacağı, yazmayacağı önceden belli olması lazım. Ben bu işe gireceksem şunu önceden öğrenmem gerek: Hazırda yazı var mı? Bu işe evet diyen arkadaşları toparlayalım, bu arkadaşlar bize 6 aylık yazı hazırlayıp getirsinler, paradan daha önemli, yazılarımız hazır olursa matbaaya veririz, borç altına gireriz, çıkartırız ama yazı olmayınca matbaaya neyi vereceksin? Kendimden başka sözümü dinleyen olmadı, ben bile 4 sayılık  yazıyı ancak çıkartabildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, Mavera'nın dönemin diger dergilerinden temel farkları nelerdi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavera, diğerleri gibi şahısların keyfine bağlı olan bir dergi olmamalıydı. Şahıslara rağmen dergi her ayın birinde çıkmış olmalı, şahıslardan çok dergi ön plana çıkmalı, biz gözümüzü yumduğumuz zaman bile bu dergi çıkmaya devam etmeliydi. Onun için biz bunu gayrişahsi hale getirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışardan gelen yazılara açık olduk, ama hiçbir zaman bu derleme yazılara muhtaç olmamayı ilke edindik. Ayrıca başka dergiler gibi şairler, yazarlar mezarlığı olmamaya gayret ettik. Özellikle sol görüşlü dergilere baktığın zaman, mesela Varlık dergisi, 1951 , ben en çok o dergiyi takip ediyordum. Yüzlerce adını sanını bilmediğin şaire rastlayabilirsin orada. 3 şiiri yayınlanmış, hatta kitapları çıkmış ama bugün adını sorduğumuz zaman bilemezsiniz. Bir gençlik hevesiyle yazmış geçmişler. Biz dedik böyle olmayalım. Bize bir öykü veya bir şiir, deneme gönderen arakdaşlara ilan verdik. “Yayınlamadığımız zaman kırılıp vazgeçmeyin, devamını gönderin, 8-9 tane olduğu zaman biz sizin ciddiyetinize  inanacağız, siz bizim yazarımız, Mavera'nın şairi, öykü, deneme yazarı olacaksınız” dedik.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Aranızda belirli bir iş bölümü var mıydı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bir iş bölümü yapmıştık, ben tashih işleriyle ilgileniyordum, Cahit matbaa işleriyle uğraşıyordu. Ağırlık ikimizin üzerindeydi, Erdem o tarihte Maraş'taydı zaten, yazılarıyla destekliyordu dergiyi. Cahit'e ek olarak bir de şunu yapabilirsin dedim, “Okuyuculardan gelecek yazıları oku, icabında bizim de fikrimizi al, cevap yaz.” Onu çok güzel benimsedi, özellikle şiir gönderenleri falan azarlıyor ama herkes onun azarlamasından hoşlanıyor, özellikle azarlanmak istercesine de gönderiyorlar, o da güzelce paylıyor. Arada bize de danışıyor, şu hikayeyi oku da ne yazalım buna diyor, okuyorum fikrimi söylüyorum, o da yazıyor. Hikayeyi Rasim'e okuttum o senin için şöyle şöyle söylüyor diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan birkaç yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi bizim adımıza bir program düzenlemiş, konuşmacılardan Murat Yalçın bir anektod anlattı, inşallah ismini doğru söylüyorumdur, bize bir mektupla bir hikaye göndermiş, ben de  cevaben “hikayesinde iş yok ama mektup yazmaya devam etsin” demişim. O da bunu anlattı, ben diyor sonradan mektup yazmaya devam etmedim ama hikaye yazmaya devam ettim. Öyle güzel tutulan bir şey Cahit'in o cevapları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim burada söylemeden uyguladığımız bir kural vardı. İttifakla iş yapardık. Bir yazı koyulacak mı koyulmayacak mı ittifakla karar verilirdi. Ama aramızdan biri itiraz ettiginde diyelim ki herkes koymayalım dedi, ben koyalım dedim, ısrar ettim. Koyardık ama orada da bir ittifak vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mavera'nın kişilerden bağımsız bir dergi olmasını hedeflediğinizi  söylediniz, bunu mümkün kılmak için neler yaptınız?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu zihniyetle başladık, bizim bu derginin başlatılmasında bir fonksiyonumuz, bir rolümüz var ama oldu ki biz buhar olduk, kaybolduk ortadan, bu dergi çıkmaya devam etsin istedik. Biz istiyorduk ki sadece yazar olarak kalalım. Bunun için yazı işleriyle uğraşacak, editör olacak, bu dergiyi çekip çevirecek elemanlar aradık. 1- 2 sayı uğraşıp hepsi tırstı sonra, İsmail Kıllıoğlu, Nabi Avcı, Ahmet Kot, Ömer Lekesiz  var mıydı hatırlamıyorum, o da gelip giderdi, Ahmet Şirin, Ramazan Dikmen, İhsan Işık… Bu arkadaşların herbirine biz şunu söyledik “Bizi yok farzedin, biz de herkes gibi bu yayın bürosuna dışardan geliyoruz, bizi dışardan gelen insanlar kabul edin, bu dergiyi siz çıkartın”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hocam, belki ilk başta sormalıydık, “Mavera” ismi nasıl ortaya çıktı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1968 yılında Edebiyat Dergisi’ni çıkartmaya karar verdigimizde “Herkes bir isim söylesin.” dedi Nuri abi. Dedim ki “Mavera olsun.” Nuri abi, o tarihte iyice öztürkçeci, “Yok Rasimcim, Gökçeyazın olsun” dedi. Ataca'nın etkisiyle edebiyat kelimesinin yerine kullanılıyor o tarihte bu kelime. “Abi, madem bir cins ismi, özel isim olarak kullanacağız, “Gökçeyazın” yadırganabilir, biraz Arapça olmakla beraber edebiyat dersek daha benimsenen bir isim olur. Edebiyat diyelim.” dedim.  Akif, Erdem var. Akif birden çok benimsedi Edebiyat'ı. Üstaz, dedi edebiyat olsun. Bizim böylece mavera teklifimiz akim kaldı. Aradan seneler geçti. 76’da bu derginin ismini koyacağımız esnada yine herkes bir şeyler söyledi, dedim ki “Sözler olsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derginin çıkması kararlaştırıldı. Klişe filan yaptıracağız. Antet kağıtlar, zarflar bastıracağız. Ahmet Kot ve Nabi Avcı kompozisyon falan yaparlardı. “Abi, ben refrasetleri getirdim, kompozisyonu çıkartıp matbaaya götüreceğim. Derginin adı ne?” dedi Ahmet. “Sözler” dedim. Dedi ki “İstanbulda Sözler adlı bir yayınevi var.” O zaman, dedim, olmaz. Her ne kadar o İstanbul'da biz Ankara'da isek de biz bu dergiyi dünyanın her tarafına dagıtmayı düşünüyoruz. Ama neyimize, neremize güvenerek? Böyle para pul desteği yok arkamızda. Dedim, “Ahmet bana bir voltalık müsade et”. Bir volta attım odanın ortasında, dedim “Mavera, çabuk yaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mavera'nın yazın hayatına merhaba deyişi, daha önce pek de rastlanmamış bir şekilde, bekleyenlerine gönderilen bir mektup ile duyurulmuştu. Biraz bu mektuptan bahseder misiniz bize?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bir mektup hazırladık, böyle bir dergi çıkartıyoruz, bu dergi herkesin buluşma noktası kabilinden. Son cümlesi şöyle: “Mavera bir yaşama biçimi halinde özvarlığımızı yeniden yürürlüğe koyma davasını güdenlerin edebiyat alanındaki bir buluşma yeridir.” Orada özvarlığımız dediğimiz şey İslam, ama o kelimeyi mümkün mertebe zikretmemeye çalışıyoruz. Fincancı katırlarını ürkütmemek için. Bir de bizim yaptığımız yanlış İslam'a mal edilmesin gibi bir kaygımız var. Aslında orada mektubun içinde İslam’a tekabül etmesi için ugraştığımız kavramlar vardır. O mektubu yayınladık, dağıttık her tarafa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu dönemin nesli, sizin dönemin nesline göre daha apolitize olarak tanımlanıyor. Dergi “Gelin beni çıkarın” dedi diyorsunuz, Türkiye'nin herbir köşesinden gelen talepten bahsediyorsunuz. Acaba bu hareketin bereketini sağlayan nedir? Sizin nesli bizimkinden farklı kılan nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün şimdi sen kendi şartlarını okuyacaksın. Bana sorarsan bugunkü şartlar o günkü şartlara göre çok daha mebzul, daha bol imkanlara sahip, hiçbir eksiği yok. Demirel'in bir sözü vardı. Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsin. Yani bana şunu dedirtemezsin, bugünkü nesil kurumuş. Tam tersine 70-80 lilerin neslinden daha zengin. Çünkü bizim de omuzlarımıza basarak yükseliyor, onun birikiminde. Kendisi bunun farkında olsun, olmasın önemli değil.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Dergi kadrosu dışındaki yazarlara bakış açınız neydi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel şeyleri hiç sözkonusu etmedik biz. İyi yazmak önemliydi. Batıda bir deyim var “argumento ethomine” diyorlar Latince. Türkçe'de göbekten aşağı vurmak denilen şey. Mesela bir programda adam profesördü, karşısındakine cevap veremeyince, sen daha masterını yapmamışsın, şöylesin böylesin diye konuştu durdu.  İşte bu Argumento Ethomine, biz kesinlikle bundan kaçalım dedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela bir sayımızın konusu iletişimdi. Diyorduk ki, iletişimle ilgili yazısı olan varsa getirsin veya ben o konuyla ilgili yazan, bilgisi, ilişkisi olanları tespit ederdim. Onlara ya mektup yazmak ya telefon etmek suretiyle derdik ki hocam sizin de katkınız olsun istiyoruz. İşte bu sayı için 80 veya 81 yılıydı Ünsal Özkay o tarihte siyasal bilgiler basın yayında hocaydı. Yazı istedik hocadan, katılırım dedi önce, sonra dedi ki:”Ama ben Atatürkçüyüm.” Hocam biz size tesadüfen gelmedik ki sizin fikrinizi biliyoruz, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mavera kendi çevresi dışındaki çevrelerde nasıl karşılandı? Yazın hayatında Mavera'nın algılanış biçimi nasıldı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, bizim 1-2 sayıdan sonra Cumhuriyet Gazetesi'nde o tarihte Rauf Mutlay yazıyor, orda edebiyat eleştirmeni, “Bu Mavera dergisine” diyor “Bu petro dolarlar nerden geliyor?” Petro dolarlar nerden geliyor dediği tarihte bizim aylık maaşımızdan çıkıştırabildiğimiz parayı bu dergiye tahsis ediyoruz. Arkadaşlar dediler ki “Buna cevap vermemiz lazım”, “Sakın ha” dedim “Benim bilgim olmaksızın bu tür cevaplar falan vermeye kalkışmayın.” Adam bize diyor ki “Bu petro dolarlar nerden geliyor” biz “Ne petro doları kardeşim, aydan aya çıkartmaya paramız yetmiyor, bunu matbaaya borçlanarak çıkartıyoruz”, ne  bu zaafımızı söylemenin alemi var, ne de öteki adamın iddiasını ciddiye almanın bir alemi var. Dedik en iyisi susmaktır, karşı tarafı nesne yerine koymaktır. Nitekim ondan sonra 2-3 defa daha yazdı. Akabinde Türk Dili dergisinde kendi camialarından bir başkası, Mustafa Şerif Onaran, Mavera dergisinin gıyabında açıklamalarda bulundu. Dedi ki: “Ben Mavera dergisini okuyorum, güzel bir dergi. O dergide de, bizim adımızı zikrediyor, böyle bir adam var, Türk öykücülüğüne işte bilmem şöyle şöyle birşeyler yapmış, o adamın olduğu yerde, benimle de yüzyüze tanışıyor değil, böyle şeyler olmaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer biz kendi dergimizde cevap vermiş olsaydık biz de muhatab olacaktık ama adamlar  kendi içlerinde vicdanlarına sığdıramadı, yediremedi, biz uluorta ortaya çıksaydık da ya ne petro doları kardeşim, vardı yoktu dediğimiz vakit bu konuyu tartışılabilir kılacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hocam en başta Mavera'nın bir edebiyat dergisi olduğunu söylediniz ancak elimizde  Ocak 82 tarihli Afganistan özel sayısı var. Peki bir  edebiyat dergisi Afganistan gibi siyasi bir olayı  neden özel sayı olarak işledi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemin ideolojik kamplaşmasında bir üslup, düşmeyen, ayakta kalan bir duruş. Orada aslında dünyanın tek kutuplu olmadığını söylüyoruz o sayının takdim yazısında. Evet, Mavera bir edebiyat dergisi, diyorsunuz ki  bir  edebiyat dergisinde  Afganistan gibi siyasi bir olayın  ne işi var, biz de diyoruz ki Afganistan bizim işimiz değilse bizim işimiz nedir? Biz içinde yaşadığımız dünyanın siyasi konularına da el atarız, onlarla beraber varız biz. Şayet müslümansak bizim edebiyatımızda, yazdığımız öyküde, Afganistan olayını doğrudan göremeyebilirsin, Efendimiz (a.s) in ismini doğrudan görmeyebilirsin, hiçbir doğrudan atıf görmeyebilirsin ama uyanık bir göz  onun arka planında öyle bir ismin ışıldadığını görebilir. Okuyan, mesajı  seçebildiği kadar kendisi seçer, bir kere seçtikten sonra da o onun malı olur, artık senin malın olmaz. O kendisi keşfettiği için  benimser. Biz orda İslam desek, başörtüsü zulmünü dile getirsek bu kadar etkili olmaz, gelir geçer .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hocam öncelikle kıymetli vaktinizi bizlerle paylaştıgınız için teşekkür ederiz. Bitirmeden Boğaziçili öğrencilere nasihat olarak neler söylemek istersiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir meselen varsa yola çık. Ben 50 küsür yıldır yazı yazıyorum fakat o meselemi layıkı veçhiyle ifade edemediğim kanaatini taşıdığım için yine 52. senenin, 69. yaşında bir daha o işe acaba şimdi başarabilir miyim diye sıfırdan başlayıp yarın ki yazıyı nasib olursa yazacağım. Bir meselen  var mı? Bu açık olabilir veya zimni olabilir, sen de çok fazla farkında olmayabilirsin. Mesela benim bir meselem var, öykü yazarken bir insanın veya bir fikrin bir anlık durumunu yansıtabilir miyim? Bu bizi bir sürü yerlere götürdü, envai çeşit kitaplar yazıldı, bir sürü yerlere mülakatlar verdik, kendi kendimizi irdeledik, düşündük, hala da düşünüyoruz. Bu benim için bir mesele, yahut müslümanların bir meselesi, niye geri kaldık? Bu geri kaldık tabi çok çirkin bir laf, neyin gerisine kaldık? Ama bu söz bizi düşündürttü, hakikaten bir geri kalmışlık olayı var mı yoksa işin içinde bir başka olaylar mı var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şunu farkettim, bizim taa Maraş'ta , daha lisedeyken yazdığımız yazıları yollamışlardı bir gün bize, orada başlığı “terimlerde anlaşamamak” olan bir yazı gördüm.”kavramlara anlaşamamak” diyoruz, bu iş taa  o zamanlardan üzerinde durduğumuz bir mesele olmuş. Bugün de hala ben diyorum ki müslümanların üstesinden gelemedikleri olay kavramlar meselesi. Yabancının, Batı'nın Avrupa'nın kendi içinde bir kavram moda oluyor, sana onu benimsetmeye çalışıyor, sen onu müslüman olarak benimseyince, arkasından  İslam’ın o kavramı tecyiz edip etmediğini, ona cevaz verip vermediğini irdelemeye başlıyorsun, ila maaşallah hepsine de geçit veriyorsun. Pozitivizm mi, bunun daniskası İslam da var diyorsun. Necip Fazıl da diyor ki “Batı'nın aradığı, arayıp da bulamadığı kavramların hakikati İslam'dadır.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-7585788721897745380?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/7585788721897745380/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/bu-dergi-muthisti-mavera.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7585788721897745380'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7585788721897745380'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/bu-dergi-muthisti-mavera.html' title='Bu Dergi Müthişti: MAVERA'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmQaO4mPl0I/AAAAAAAAARg/P2IkdfctiZk/s72-c/dergi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6778229571856347464</id><published>2009-07-17T00:47:00.000-07:00</published><updated>2009-07-17T00:49:58.465-07:00</updated><title type='text'>Eyüp Sultan Sohbetleri: "HAYA"</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAszO915kI/AAAAAAAAARY/7eSA2KdRtZk/s1600-h/HAYA+AF%C4%B0%C5%9E+ESS.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 306px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAszO915kI/AAAAAAAAARY/7eSA2KdRtZk/s400/HAYA+AF%C4%B0%C5%9E+ESS.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5359332815273322050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-6778229571856347464?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/6778229571856347464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/faziletler-medeniyeti-haya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6778229571856347464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6778229571856347464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/faziletler-medeniyeti-haya.html' title='Eyüp Sultan Sohbetleri: &quot;HAYA&quot;'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAszO915kI/AAAAAAAAARY/7eSA2KdRtZk/s72-c/HAYA+AF%C4%B0%C5%9E+ESS.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6712567671287569581</id><published>2009-07-17T00:27:00.000-07:00</published><updated>2009-07-17T00:30:14.645-07:00</updated><title type='text'>Arap dünyası ile iyi ilişkiler Türkiye'ye bakışı değiştirdi / Murat Aksoy</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAof-_U5QI/AAAAAAAAARQ/-Da34LJ8Sms/s1600-h/Ravza-i-Mutahhara-700990.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAof-_U5QI/AAAAAAAAARQ/-Da34LJ8Sms/s320/Ravza-i-Mutahhara-700990.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5359328086520554754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Açık Toplum Vakfı'nın desteği ile hazırlanan “Türkiye-AB İlişkisinin Müslüman Dünyadaki Yansılmarı” çalışması, Türkiye'nin Arap ve Güney Asya ülkeleri ile ilişkileri geliştirdiği ölçüde ilgi ile takip edildiğini ve model ülke olarak görüldüğünü ortaya koydu. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, 1959'da başladığı AB üyelik hedefine hâlâ varabilmiş değil. Özal'ın deyimiyle “uzun ince bir yoldayız”. Ancak 1999'dan itibaren artık bu yolculuğun sonunun tam üyelik olduğunu da biliyoruz. Türkiye-AB ilişkileri sadece iki tarafı ilgilendirmiyor. Türkiye'nin AB üyesi olması için ABD ciddi destek veriyor mesela. Peki Türkiye-AB ilişkileri Müslüman dünyada nasıl algılanıyor? Bu coğrafyadan Türkiye'ye nasıl bakılıyor? İşte bu soruların cevaplarını Açık Toplum Vakfı'nın desteği ile hazırlanan “Türkiye-AB ilişkilerinin Müslüman Dünyadaki Yansımaları” çalışmasında görmek mümkün. El-Cezire Televizyonu'nun Türkiye Temsilcisi Yusuf El Şerif ve Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Samir Salha ve Pakistan'ın Lahor Üniversitesi'nden Resul Bakhsh Rais tarafından hazırlanan çalışma Arap Dünyası ve Güney Asya'da medya ve aydınların Türkiye'ye bakışın son yıllarda önemli bir değişime uğradığına işaret ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İLİŞKİLER ARTTIKÇA ALGI DEĞİŞTİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporun en somut verisi, Arap dünyası ile Türkiye arasında Birinci Dünya Savası sonrasında başlayan kopuş ve ilişkisizliğin, 2002'de AK Parti'nin iktidara gelmesi ile değişmeye başlıyor oluşu. Bu değişim hem bu ülkelerle ilişkilerin iyileşmesi hem de Türkiye'nin AB üyeliğinin bu coğrafyadaki ülkeler tarafından heyecanla karşılanması ve desteklenmesi şeklinde oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan on yıl öncesine kadar Türkiye'nin AB üyeliğine olumsuz yaklaşan Arap medyasında özelllikle 1999'da AB aday üyeliğine kabul edilmesi ve 2004'da üyelik müzakelerin başlaması öncesi; AB'ye yönelik olarak Türkiye'nin üyeliğinin önemini vurgulayan yazılar sıkça yer bulmuştur. Onlardan birisi yazar Hamid Kashgouli'nun şu tespitidir: “…Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinin reddedilmesi hem İslam dünyasında hem de Batı'da dini ve milliyetçi akımları körüklemek demektir. Çünkü Avrupalı bir Türkiye, İslam ve Arap dünyasının Batı dünyasına açılan kapısı demektir. Dünya ulusları arasında kültür ve uygarlık alışverişini artıracaktır. Bu durumda Avrupa ile komşu olacağız ve uluslarımızın hayrına olan uygar kavramları öğrenebileceğiz, böylece de dünyaya barış ve güven gelecektir”. (Hamid Kashgouli, Uygar Diyalog, sayı: 995, 23.10.2004)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra'da yayınlanan Londra eş-Şarku'l-Evsat'tan Adel Darwish ise; “Ortadoğulu liberaller ve pragmatistler Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin bölgesel istikrarı artıracağına ve bölge halklarının yararına bölgede olumlu gelişmelere yol açacağına inanmaktadırlar. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin en önemli pratik faydası, radikal İslami akımların nüfuzunu azaltmaktır. Recep Tayyip Erdoğan'ın pragmatistliği de bunun bir örneğidir.' tespiti yapmıştır.” (Türkiye'yi yutmak üzere zorlu Avrupa yolu, 16 Ekim 2004)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca Arap dünyasında 2004 yılındaki Brüksel Zirvesi, “Türkiye ile görüşmelerin tarihini başlatmak için değil de, AB önünde İslam dünyasını temsil eden Türkiye üzerinden Avrupa'nın İslam dünyası ile olan konumunu belirleyecekmiş gibi algılanmıştır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DAVOS'TAKİ ÇIKIŞ TÜRKİYE'Yİ GÜÇLENDİRDİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporda Davos Zirvesinde Başbakan Erdoğan'ın Filistin ile ilgili toplantıda İsrail Başkanı'na karşı yapmış olduğu çıkış Arap dünyasında büyük yankı yarattığı açık olarak görülmektedir. Bu çıkış Arap dünyasında ilgi ile karşılanmış Türkiye'nin bölge için önemi daha fazla tesçillenmiştir. Bu çıkışı Hind as-Sibai el Idrisi, Arap Times'ta şu satırlarla yorumlamaktadır; “Gerçekten insan Osmanlı imparatorluğunun gücünün ve azametinin geri gelmesini istiyor. Bugün Müslüman birey, varlığını ve gücünü ve onu elindeki bütün imkânlarla ve araçlarla silmek ve kenara itmek isteyen şu dünyada yaşayan bir canlı olduğunu hissettirecek her türlü duruşa, tavra ihtiyaç duymaktadır. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğanın duruşu gerçekten bizleri mutlu etmiş ve, aynı tarihe, kültüre ve dine ait olduğumuz için bizleri onurlandırmıştır.” (Arap Times - 30 Ocak 2009)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TÜRK DİZİLERİ NEDEN TUTULDU?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türkiye-AB ilişkisinin Müslüman Dünyadaki yansımaları” raporunda önemli bir tespit daha yer almaktadır. Son dönemlerde Arap dünyasında en beğinilen diziler sıralamasın Türk dizilerinin yer alması ve dizi oyuncularının bu ülkelerde geniş hayran kitlelerinin oluşması sıkça konuşulmaktadır. İşte raporda bunun nedeni hakkında önemli ipuçları bulmak mümkündür. Rapor, bu dizlerin başarısını Türk-Arap dünyası yakınlaşmasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Bu dizlerin başarısını Arapların Türkiye'yi tanıma isteği olarak yorumluyor. 2005 yılında başlayan bu ilginin artarak devam edeceği bekleniyor. Raporda şu tespitler dikkat çekmektedir: “Bugün farklı tema ve öyküleri olan 17 kadar Türk dizisi Arap kanallarında gösterilmektedir. Bu dizilerin Arap turistlerin Türkiye'ye gelmesinde de büyük bir rolü olmuş ve 2008 yılında Türkiye'ye gelen Arap turist sayısı önceki yıllara göre % 200 artmıştır. … Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki, Arap kamuoyunda Türkiye'ye karşı bir psikolojik kabul oluşmuştur. Eskiden yabancı ve hatta düşman ve İsrail dostu bir ülke olarak görülen Türkiye dost ve kardeş ve Arap davalarında Arapların yanında yer alan bir ülke haline gelmiştir. Bu psikolojik kabul Türk dizileri deneyiminin başarısına yol açmıştır. Dizilerde hem ortak adet ve geleneklerin bulunması, hem de özgür ve Avrupai bir hayat tarzının bulunması burada önemli bir etkendir. İran dizileri de drama ve yapım yönünden çok kaliteli olmakla beraber ve Arapça dublaj yapılmış olmasına rağmen Arap kamuoyunda aynı ilgiyi ve beğeniyi uyandırmamıştır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roporun önemli bir tespiti de, AB için Türkiye'nin yapmış olduğu reformlar başarı kazandıkça Arap dünyası Avrupa'yı eleştirmeye başlamış olmasıdır. Tabii burada önemli bir nokta da medyanın kendi rejimlerine de neden Türkiye gibi reform yapmadıklarıdır. Kısaca Arap Dünyası'nda Türkiye'nin AB üyeliğinin reddedilmesi; Avrupa'nın Müslümanlara ihaneti ve diyalog çabalarını geri çevirmesi olarak algılanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GÜNEY ASYA'DA TÜRKİYE ALGISI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporda Güney Asya ülkeleri için Türkiye'nin Müslüman/laik ülke olarak modern yaşam biçimi bir model ülke olması için yeterli görülmektedir. Tabii burada Türkiye'nin öncelikle Osmanlı mirasçısı algısı hala devem ettiğini de ifade etmek gerekiyor. Raporda: “Türkiye'yi, Müslüman dünyası, Orta Asya ve özellikle Pakistan'ı da içine alan, daha geniş Güneybatı Asya bölgesi için benzersiz bir model yapan, onun, iki farklı dünya, İslam ve Avrupa dünyaları arasında işgal ettiği, özgün tarihsel ve kültürel konumudur.” satırları bu ilgiyi açıklamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporda; gerek Pakistan, gerekse diğer Müslüman devletlerdeki entelektüeller, siyasetçiler ve karar vericiler, bir gelenek ve modernite modeli olarak Türkiye'yi izledikleri ifade edilmektedir. Güney Asya'daki kamuoyu içinde Türkiye'nin AB üyesi olması; Avrupa'nın kendisini, ortak bir toplumsal ve siyasal zemini paylaşan pek çok dinin, etnisitenin ve ırkın bir arada varolduğu çokkültürlü bir kıta olarak yeniden tanımlayabilmesi olarak okunmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16.07.2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-6712567671287569581?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/6712567671287569581/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/arap-dunyas-ile-iyi-iliskiler-turkiyeye.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6712567671287569581'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6712567671287569581'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/arap-dunyas-ile-iyi-iliskiler-turkiyeye.html' title='Arap dünyası ile iyi ilişkiler Türkiye&apos;ye bakışı değiştirdi / Murat Aksoy'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAof-_U5QI/AAAAAAAAARQ/-Da34LJ8Sms/s72-c/Ravza-i-Mutahhara-700990.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8591377169530072125</id><published>2009-07-17T00:22:00.000-07:00</published><updated>2009-07-17T00:26:03.062-07:00</updated><title type='text'>İnanç ve değerlerimizle barışma zamanı geldi / Yusuf Çağlayan</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAnM0PqcKI/AAAAAAAAARI/gZZTwrQYXKw/s1600-h/mevleviler+Atat%C3%BCrk%C3%BC+kar%C5%9F%C4%B1l%C4%B1yor.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 205px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAnM0PqcKI/AAAAAAAAARI/gZZTwrQYXKw/s320/mevleviler+Atat%C3%BCrk%C3%BC+kar%C5%9F%C4%B1l%C4%B1yor.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5359326657707143330" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bugün devlet ile toplum arasında, devletin kurumları arasında ve hatta toplumun farklı kesimleri arasında sağlıklı ilişkiden bahsedemiyorsak; tüm bunlara yol açan paradigmayı sorgulamalıyız ki toplumsal barışı inşa edebilelim.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanç ve değerlerimiz ile gelişme/ilerleme arasında bir çelişki varsayma” tezinden beslenen zihni süreç birtakım dönemsel şartlar altında politik sürece de hakim olmuştur. Siyasi ve bürokratik sisteme şekil veren bu zihniyet, zaman içinde toplumunun inanç ve kültür değerlerine karşı örgütlenmiş birer yapıya dönüşmüştür. Politik sürecin, modernleşme adına inanç ve gelenekleri tahrip ve tasfiyeye yönelmesi, uzun vadede toplumsal dayanışma kültürünü tahrip etmiştir. İşte bugün ülkemizde yaşanan gerilimler bu ideolojik zihniyet ve dayanışma kültürümüzün tahribinden kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yy'ın başından itibaren planlı ve zorlamalı bir şekilde sürdürülen epistemolojik değişim, toplumun bütününü kuşatan bir epistemolojik kopuşa yol açamasa da, bu kopuşu yaşamış toplum kesimleri de ortaya çıkmıştır. Bu kopuş, milletimizin ulusalcı alt kimlikler ekseninde sürekli ayrışmasını besleyen ideolojik boyutlar kazanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllar kendi ideolojik tasavvurlarına uygun düşmeyen inanç ve kültür değerlerini ve buna sahip bir halkı değiştirme misyonu üstlenmiş olanlar, bu milletin kültür savaşında vermiş olduğu trajik bir kayıptır. Devleti rejimden ibaret sayan bu zihniyet, toplumu ve değerlerini yok saymaktadır. Devletin kimi kurumlarına sızan ve tahakkümü altına alan bu darbeci zihniyet, halk üzerindeki iktidarını tam anlamıyla despotik bir idare biçimiyle kullanmaya ve toplumun kimlik değerlerine karşı yasakçı bir uygulamaya yetki veren bir iç güvenlik anlayışına saplanmış bulunmaktadır. Başörtü yasakları, fişlemeler, iç tehdit algılaması, YAŞ ihraçları, e-muhtıralar, andıçlar, Ergenekon yapılanmaları ve mücadele eylem planları bu zihni yapının semptomlarından ibarettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ŞİDDETLENEN PARADİGMA ÇATIŞMASI VAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1900'lü yılların İslam ve Batı medeniyeti algısı üzerine inşa edilen siyasal ve toplumsal kurgu, laikliği ve sekülarizmi zorunlu görüyordu. Bu sebeple, laiklik Batı'daki uygulaması gibi bir hakem kurum olmamış, resmi ideolojinin din politikası olarak ortaya çıktı. Bu politika doğrultusunda şekillenen ferdi ve toplumsal yaşam tarzı ile siyasal yapılanma, zaman içinde, birbiriyle çatışan iki tür paradigma üretti: sivil toplumun paradigması ve resmi ideoloji paradigması... Bu paradigmaların biri ideolojik, diğeri kültüreldir. Sivil toplumun paradigması kültürel olup, kendi manevi dinamikleri yönünde bir değişimi ve aynı zamanda da bütün kesimlerin temel hak ve özgürlüklerine demokratik bir çerçevede saygıyı içselleştirmiş milli iradeyi temsil ediyor. Resmi ideoloji paradigması ise “inanç ve değerlerimiz ile gelişme/ilerleme arasında bir çelişki varsayma” doğrultusunda bir modern ve çağdaş kimlik kurgulamasını amaçlıyor. Bu sebeple, toplumun kendi kimlik değerlerini tehdit olarak algılıyor ve bu değerlerle savaşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi ideoloji, 1950'li yıllara kadar bu paradigma doğrultusunda bir toplumsal değişimi temsil etmiş, ancak, 1950'li yıllardan sonra muhatap olduğu toplumsal değişime karşı çıkan bir statüko temsilcisi hüviyeti kazanmıştır. Resmi ideoloji, açık bir biçimde değişen sosyal realite ile çelişmekte ve bu sosyal realiteye direnmektedir artık. Darbelerle başlayan bu direniş, yeni şartlara göre geliştirilen taktiklerle sürdürülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasyonalite, toplumun değerler sistemi ile barışık ve uyumlu bir paradigma uyarlamasını zorunlu kılmaktadır. Aslında bu uyarlama zaruretinin sancılarını yaşıyoruz. Ancak, resmi ideolojinin saplantıları, toplumun bütünlüğü ve devletin bekası noktasında ağır faturalar ödememize yol açacak bir ideolojik taassuba dönüşmüş bulunuyor. Resmi ideoloji bu taassubu sebebiyle, rasyonel davranma yeteneğini yitirmiş ve kaçınılmaz olan ve aynı zamanda da iç bütünlüğümüzü yeniden toparlamamıza ve inşa etmemize temel oluşturan ortak dayanışma kültürümüze bir blokaj rolü kazanmıştır. Böylesine bir rol kimlerin işine yarayabilir tartışmalıdır. Artık, statükonun bir takım dış kurgulara uyumunun resmi ideoloji mekanizması ile korunduğu gerçeği açık bir biçimde sırıtmaya başlamıştır. Toplumun dayanışma kültürü ile çatışan, böylece içeride ve dışarıda devletin jeopolitik gücünü sıfırlayan bu garip resmi paradigmanın tasallutundan kurtulmalıyız. Bu tasallutu temsil eden darbeciler artık ordumuzun da, milletin de üzerinden ellerini çekmelidirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AĞIRLIK KAZANAN VAZİFE: DIŞ GÜVENLİK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, uzun yıllar NATO'nun oluşturduğu sanal dış güvenlik algısı ile sadece iç güvenliğe odaklanma dönemi de sona ermiş bulunmaktadır. Sınırımıza dayanan askeri müdahaleler, Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeye yönelik planlar, bu çerçevede, ülkemizin toprak bütünlüğünün de hedef alındığını gösteren haritalar, bu haritaları doğrulayan açık ve örtülü politikalar söz konusu… NATO entegrasyonunda yer almamız dış güvenlik ihtiyacımıza cevap vermiyor artık. Aksine, yeni bir dış güvenlik entegrasyonunu acil bir ihtiyaç haline getiriyor. Çünkü, ülkemizin ve çevre ülkelerin karşı karşıya bulundukları dış güvenlik tehditleri, tek başlarına çözüm üretmelerine imkan tanımayacak kadar büyüktür. Bu sebeple, aynı tehdide muhatap olan bölge ülkeleri arasında yapılacak bir dış entegrasyon kaçınılmazdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1900 model resmi paradigma, içerde ve dışarıda ortaya çıkan gelişmelerin dayattığı bu iç ve dış entegrasyon ihtiyacına cevap vermeye elverişli değildir. Çünkü, bunu sağlayıcı değerlerden uzak olmak bir yana, bu kültür ve inanç normları ile yoğun bir çatışma halindedir. Uzun yıllardan beri kendi halkını değişim esnekliğinin sıfır olduğu inanç ve kültür noktasından değişime zorlayan resmi ideoloji, bu özelliği itibariyle halk ile işbirliği yapmaktan uzak ve onunla çatışan bir despotizmi temsil etmektedir. Bu sebeple, resmi ideolojinin irtica söylemleri geçmişte olduğu gibi makes bulmuyor. Aksine, bu söylemler kurumların millet nezdinde yıpranmasına yol açıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DURUM-PROBLEM-ÇÖZÜM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnanç ve değerlerimiz ile gelişme/ilerleme arasında bir çelişki varsayma” kök düşüncesinden çıkarak gelişen resmi ideoloji, bu paradigmanın ürettiği bir iç güvenlik kültürü geliştirmiştir. Toplum-devlet ve kurumlar arasındaki ilişki, anayasa ve yasalar; iç tehdit, hatta sakıncalı/sakıncasız vatandaş türleri bu iç güvenlik kültürüne göre şekil kazanmış, darbeci mantalite bu iç güvenlik kültüründen beslenmiştir. Bugün devlet ile toplum arasında, devletin kurumları arasında ve hatta toplumun değişik kesimleri arasında sağlıklı bir ilişkiden bahsedemeyiz. Karşılıklı bir paranoya ortamı oluşmuş bulunuyor. Toplumsal işleyişi dayanışma, bilim, araştırma ve adalete ustalıkla yönlendiren bir ortak akıl yokluğu ile karşı karşıya bulunuyoruz. O halde, tüm bunlara yol açan paradigma sorgulanmalıdır. Bunu yapabildiğimizde göreceğiz ki, karşı karşıya bulunduğumuz hayati sorunların çözümünde, ideolojik yaklaşımlardan sıyrılarak, jeokültürel dinamiklerimiz ile barışabilmemiz en stratejik unsuru oluşturmaktadır. Yapılacak en acil açılımlar, söz konusu jeokültürel dinamiklerimize ilişkin olmalıdır. Bu taktirde, iç dayanışma ve entegrasyonun da, dış güvenlik ihtiyacımıza cevap veren fonksiyonel bir entegrasyonun da önü açılmış olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8591377169530072125?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8591377169530072125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/inanc-ve-degerlerimizle-barsma-zaman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8591377169530072125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8591377169530072125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/inanc-ve-degerlerimizle-barsma-zaman.html' title='İnanç ve değerlerimizle barışma zamanı geldi / Yusuf Çağlayan'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SmAnM0PqcKI/AAAAAAAAARI/gZZTwrQYXKw/s72-c/mevleviler+Atat%C3%BCrk%C3%BC+kar%C5%9F%C4%B1l%C4%B1yor.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-962811071627914126</id><published>2009-07-16T13:03:00.000-07:00</published><updated>2009-07-16T13:05:26.814-07:00</updated><title type='text'>ÇİLE - Necip Fazıl Kısakürek</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sl-H45sFz9I/AAAAAAAAARA/T95l5dDe7LI/s1600-h/cemiyyet_necipfazil3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 294px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sl-H45sFz9I/AAAAAAAAARA/T95l5dDe7LI/s320/cemiyyet_necipfazil3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5359151493222354898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,&lt;br /&gt;Gezdirsin boşluğu ense kökünde!&lt;br /&gt;Ve uçtu tepemden birdenbire dam;&lt;br /&gt;Gök devrildi, künde üstüne künde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencereye koştum: Kızıl kıyâmet!&lt;br /&gt;Dediklerin çıktı ihtiyar bacı!&lt;br /&gt;Sonsuzluk, elinde bir mâvi tülbent,&lt;br /&gt;Ok çekti yukardan, üstüme avcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ateşten zehrini tattım bu okun,&lt;br /&gt;Bir anda kül etti can elmasımı.&lt;br /&gt;Sanki burnum, değdi burnuna “yok”un,&lt;br /&gt;Kustum öz ağzımdan kafatasımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bardak su gibi çalkandı dünyâ;&lt;br /&gt;Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.&lt;br /&gt;Al sana hakikât, al sana rûyâ!&lt;br /&gt;İşte akıllılık, işte sarhoşluk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ensemin örsünde bir demir balyoz,&lt;br /&gt;Kapandım yatağa son çâre diye.&lt;br /&gt;Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,&lt;br /&gt;Yepyeni bir dünyâ etti hediye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nasıl bir dünyâ, hikâyesi zor;&lt;br /&gt;Mekânı bir satıh, zamânı vehim.&lt;br /&gt;Bütün bir kâinat muşamba dekor,&lt;br /&gt;Bütün bir insanlık yalana teslim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nesin sen, hakîkat olsan da çekil!&lt;br /&gt;Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!&lt;br /&gt;Otursun yerine bende her şekil;&lt;br /&gt;Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,&lt;br /&gt;Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.&lt;br /&gt;Deliler köyünden bir menzil aşkın,&lt;br /&gt;Her fikir içimde bir çift kelepçe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin küçülüyor eşyâ uzakta?&lt;br /&gt;Gözsüz görüyorum rûyâda, nasıl?&lt;br /&gt;Zamânın raksı ne, bir yuvarlakta?&lt;br /&gt;Sonum varmış, onu öğrensem asıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir fikir ki, sıcak yarada kezzab,&lt;br /&gt;Bir fikir ki, beyin zarında sülük.&lt;br /&gt;Selâm, selâm sana haşmetli azâb;&lt;br /&gt;Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!&lt;br /&gt;Ey yedinci kat gök, esrârını aç!&lt;br /&gt;Annemin duâsı, düş de perde ol!&lt;br /&gt;Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku kaatillerin bile çeşmesi;&lt;br /&gt;Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.&lt;br /&gt;Tesellî pınarı, sabır memesi;&lt;br /&gt;Size şerbet, bana kum dolu çanak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mu, rûyâlarda içtiğim cinnet,&lt;br /&gt;Sırrını ararken patlayan gülle?&lt;br /&gt;Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;&lt;br /&gt;Karınca sarayı, kupkuru kelle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akrep, nokta nokta rûhumu sokmuş,&lt;br /&gt;Mevsimden mevsime girdim böylece.&lt;br /&gt;Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,&lt;br /&gt;Fikir çilesinden büyük işkence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, her şey bende bir gizli düğüm;&lt;br /&gt;Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!&lt;br /&gt;Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,&lt;br /&gt;Yetişir çektiğim  mesâfelerden!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;&lt;br /&gt;Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.&lt;br /&gt;Her gece rûyâmı yazan sihirbaz,&lt;br /&gt;Tutuyor önümde bir mavi ışık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyücü, büyücü, ne bana hıncın?&lt;br /&gt;Bu kükürtlü duman, nedir inimde?&lt;br /&gt;Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,&lt;br /&gt;Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lûgat, bir isim ver bana halimden;&lt;br /&gt;Herkesin bildiği dilden bir isim!&lt;br /&gt;Eski esvablarım, tutun elimden;&lt;br /&gt;Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,&lt;br /&gt;Arzı boynuzunda taşıyan öküz?&lt;br /&gt;Belâ mîmârının seçtiği arsa;&lt;br /&gt;Hayattan muhâcir; eşyâdan öksüz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,&lt;br /&gt;Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,&lt;br /&gt;Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,&lt;br /&gt;Dev sancılarımın budur kaynağı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yalanlarda var, ne hakîkatta,&lt;br /&gt;Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.&lt;br /&gt;Boşuna gezmişim, yok tabîatta,&lt;br /&gt;İçimdeki kadar iniş ve çıkış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece bir hendeğe düşercesine,&lt;br /&gt;Birden kucağına düştüm gerçeğin.&lt;br /&gt;Sanki erdim çetin bilmecesine,&lt;br /&gt;Hem geçmiş zamânın, hem geleceğin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;&lt;br /&gt;Atlas sedirinde Mâverâ Dede.&lt;br /&gt;Yandı sırça saray, İlâhî Yapı,&lt;br /&gt;Binbir âvizeyle uçsuz maddede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;&lt;br /&gt;Ve çevre çevre nûr, çevre çevre nûr.&lt;br /&gt;İçiçe mîmârî, içiçe benlik;&lt;br /&gt;Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nizâm köpürüyor, med vakti deniz;&lt;br /&gt;Nizâm köpürüyor, tâ çenemde su.&lt;br /&gt;Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;&lt;br /&gt;Suda ezel fikri, ebed duygusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçır beni âheng, al beni birlik!&lt;br /&gt;Artık barınamam gölge varlıkta.&lt;br /&gt;Ver cüceye, onun olsun şâirlik,&lt;br /&gt;Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteler, öteler, gayemin malı;&lt;br /&gt;Mesâfe ekinim, zaman mâdenim.&lt;br /&gt;Gökte saman-yolu benim olmalı!&lt;br /&gt;Dipsizlik gölünde, inciler benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!&lt;br /&gt;Heybem hayat dolu, deste ve yumak.&lt;br /&gt;Sen, bütün dalların birleştiği kök;&lt;br /&gt;Biricik meselem, Sonsuz’a varmak…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-962811071627914126?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/962811071627914126/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/cile-necip-fazl-ksakurek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/962811071627914126'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/962811071627914126'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/cile-necip-fazl-ksakurek.html' title='ÇİLE - Necip Fazıl Kısakürek'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sl-H45sFz9I/AAAAAAAAARA/T95l5dDe7LI/s72-c/cemiyyet_necipfazil3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-4416306368450522674</id><published>2009-07-11T10:21:00.001-07:00</published><updated>2009-07-11T10:23:08.778-07:00</updated><title type='text'>Dostluk / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SljKTxK0qjI/AAAAAAAAAQ4/wZFvlkcqqx4/s1600-h/5027_1167729439227_1407672155_461639_8185009_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SljKTxK0qjI/AAAAAAAAAQ4/wZFvlkcqqx4/s320/5027_1167729439227_1407672155_461639_8185009_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357254197722262066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dostluk, müsbet veya menfî vasıflardaki müştereklikten kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki din kardeşi, birbirini yıkayan iki el gibidir. Tıpkı Muhâcir ve Ensar gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostluk, iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Bu cereyanla, yâni muhabbet neticesinde sevilenin her hâli, sevgisi nisbetinde sevene sirâyet eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kimsenin sevdiğiyle beraber olması demek; onunla sözde, özde ve davranışta aynı duyuş, düşünüş, hissediş ve yaşayış hâlinde olması, yâni “sevdiğini” gösterecek aynîlikler ve beraberliklerin mevcut bulunması demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh için gerçek dostluk, bedenleri ayrı olan iki varlığın bir kalbde yaşamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tenlerin ayrılığı, canlara ayrılık getirmez. Aksine gönülleri birbirine daha da yakınlaştırır, bir bütün eyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlâhî ünsiyetin yolu muhabbettir. Sevilenleri taklittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevenler, sevdiklerini dâimâ gönüllerinde taşırlar ve aslâ hatırlarından çıkarmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kul, ancak mâsivâ engellerini aştığı takdirde muhabbet ve dostluğun gerçek hazzını yaşayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalblerdeki muhabbet, bütün mahlûkâtı kuşatıcı mâhiyette olursa, sahibini kâmil bir mü’min, diğer bir tâbirle hakîkî bir âşık, yâni Hak Dostu eyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiatta gizlenen dost yüzünü göremeyen gönüller âmâdır. Tabiatla konuşamayan insanın rûhu dilsizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakk’ın dostluğuna nâil olanlar, dostluğun güler yüzünü yalnız insanda değil, dünyâya hayat hâlinde serpiştirilmiş bütün nebâtatta ve hayvânatta bile müşâhede ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakk’a muhabbetle dolu bir mü’min yüreğinin, Rabbin bütün mahlûkâtını şefkat ve merhametle kucaklaması îcâb eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostluğun merkezine Allâh ve Rasûlü’nü yerleştirenler, bütün mahlûkât ile dost olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostluğun kaynağına ulaşan Mevlânâ ve Yûnus gibi Hak dostları, insanların da dostları olarak herkes tarafından, hattâ kurdu ve kuşuyla bütün bir kâinat tarafından sevilen, nur yüzlü, mütebessim birer cennet gülleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiattaki kudret akışları ve ilâhî muhabbet tecellîleri, fânîleri Büyük Dost’a, yâni Cenâb-ı Hakk’a ulaştıran ulvî birer basamaktır. Bu basamakları aşanlar, gerçek dostluğun lezzetini tadarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbin mâsivâdan, -yâni Hak’tan uzaklaştırıcı her şeyden- muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayır telkinlerine muhâtap kılınması için, rûhâniyetlerinden feyiz alınabilecek gönül ehli sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarûrîdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbeti lâyıkına, husûmeti de müstahakkına tevcih edebilmek, sahibini âbâd ederken, aksine, muhabbeti nâ-lâyıkına, husûmeti ise gayr-i müstahakkına tevcih, bunu yapanı, bu tevcihlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevenler, sevdiklerinden geleni hoş karşılamak mecbûriyetindedirler. Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbinden gelen her şeyi sevgisi nisbetinde gönülden kucaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh yolu, gönülleri harâb etmekten değil, ihyâ ve âbâd etmekten geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakış ve görüşlerin seviye kazanması, kâinat sayfalarındaki esrar ve hikmeti gerçek mânâsıyla telâkkî edebilmek, ancak gönül âleminde derinleşerek gerçek dostluğu yaşayabilmeye muvaffak olabilen ilâhî aşk ve vecd kahramanlarının işidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-4416306368450522674?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/4416306368450522674/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/dostluk-osman-nuri-topbas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4416306368450522674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4416306368450522674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/dostluk-osman-nuri-topbas.html' title='Dostluk / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SljKTxK0qjI/AAAAAAAAAQ4/wZFvlkcqqx4/s72-c/5027_1167729439227_1407672155_461639_8185009_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-5794256567781757910</id><published>2009-07-09T07:42:00.000-07:00</published><updated>2009-07-09T07:57:34.817-07:00</updated><title type='text'>DOĞU TÜRKİSTAN DAVASI VE İSA YUSUF ALPTEKİN</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlYDIyA7-UI/AAAAAAAAAQw/Bw4eujAw8BI/s1600-h/isa_bey_001.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlYDIyA7-UI/AAAAAAAAAQw/Bw4eujAw8BI/s320/isa_bey_001.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356472256203323714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"Gönül arzu eder ki, Türkistan meselesinin halledilmesi davasında öncülük şerefi, Türkiye'nin hakkı olsun...." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Alptekin 190 1 yılında Kaşgar vilayetine bağlı Yenihisar kazasında dünyaya gelir. Babası Yusuf Bey aynı kazaya bağlı SAYLIK köyünde çiftçilikle uğraşan Kasım Hacı Muhammed Ali isimli bir zatın oğludur . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi Ayşe Hanım da yine Yenihisar'a bağ1ı ''YENİÖSTEN'' köyünde çiftçilikle uğraşan Hasan isimli bir zatın kızıdır. İsa Yusuf Bey hatıralarında (1) annesinin okuma yazma bilmediğini belirtir .Ama doğum tarihini doğru tespit ederken de annesinin verdiği bilgilerden faydalanır . Babası önce köy mektebine vermiş daha sonra Çinli kaymakamın zoruyla Yenihisar'da Çince öğretim yapan bir okula gönderilmiş.Bu okulu bitirdikten bir müddet sonra onu Paraç'a bey olarak tayin etmişler .İsa Yusuf Alptekin babasının tayin beratını bulur ve üzerindeki tarihin 1901 olduğunu görür.Böylece daha evvel bazı eserlerinde 1908 olarak gösterilen doğum tarihi 1 90 1 olarak kesinleşir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda İsa Yusuf Beyin anne ve baba tarafından çiftçilikle uğraşan ailelere bağlandığını söylemiştik. Bu mücadele adamının 12 Mayıs 1 99 1 günü kendisini ziyaretimizde söylediği ''90yaşındayım gözlerim görmüyor, ama mücadele azmimden ve vatana bağlılığımdan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hiçbir şey kaybetmedim.'' mealindeki sözlerini bu açıdan değerlendirmekte de fayda vardır. Kanaatimizce, onu toprağa ve mücadeleye böylesine bağlayan, geleneklerle birlikte, çiftçilikle uğraşan ailelerin çocuğu oluşudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiftçinin hayatım bağladığı var1ıkları. toprağı ve hayvanlarıdır.Fakat bunları işlerken, yetiştirirken, pek çok tabii zorluklara da karşı koymak zorundadır .İşte bu iki unsur gelenekle, milli kültürle ve düşünceyle birleştiği zaman; sade vatandaş seviyesindeki toprağa bag1ılık ve mücadele ruhu birden, vatan sevgisine, milliyetçiliğe ve vatanı istilalardan temizlemek yolunda girişilen cihat ruhuna dönüşür . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim İsa Yusuf Bey'in hayatını incelerken, çocukluğundan bu yaşına kadar devam ede gelen ana çizgilerden birinci olarak tespit ettiğimiz budur.İsa Yusuf Bey'in ailesi hayli kalabalık olarak görülüyor .Ailenin tam 12 çocukları olmuş. Ancak bunlardan 9'u doğumdan hemen sonra veya daha çocuk iken vefat etmişler .Ailenin hayatta üç oğlu kalmış: 1937 yı1ında Rus işgal kuvvet1eri tarafından feci şekilde öldürülen Hüseyin ve Kansu eyaletinin merkezi Lencu ' da bir ameliyat esnasında vefat eden Abdullah ağabeyleri ve bir de İsa Yusuf Alptekin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey bu üç kardeşin en küçüğüdür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası onu din alimi olarak yetiştirmek ister. Yakup Ahun Mollanın hocalık yaptığı mektebe kaydettirir .İsa Yusuf burada Kur'an-ı Kerim okuduğu sıralarda Çin kaymakamı nüfuz sahibi Müslümanların çocuklarını Çin mektebine yazdırmalarını ister.Yusuf Bey de oğlunu Çin okuluna yazdırır.İsa Yusuf bir taraftan da Semar Ahun Helfetim adlı din aliminden dini dersler alır. Çin okulunda da İsa Yusuf’un gelişiyle birlikte günde iki saat Türkçe dersi okutulmaya başlar. İsa Yusuf Bey'in tahsil hayatı Çin okulu ve okuduğu birkaç medresede aldığı eğitimle sınırlı ka1ır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu asıl daha sonra görevli olarak bulunduğu Batı Türkistan'daki tecrübeleri yetiştirecek ve Doğu Türkistanlı mücadele adamını karar1ı bir lider haline getirecektir . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey'in yetiştiği diğer bir ocak da, bu gün Çankın yöresinde yaygın olarak görülen &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAREN MECLİSLERİ’NİN Doğu Türkistan'daki şekli olan MEŞREB MECLİSİ’DİR. Meşreb, belirli bir hiyerarşinin uygulandığı, çeşit1i meslek gruplarına mensup kişilerin haftada birkaç defa toplanarak oluşturdukları ahlaki ve terbiyevi bir ocaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey bu mecliste YİĞİTBAŞLILIK derecesine kadar yükselir .Meşrebe dahil kişilerin ne şekilde yetiştiklerini göstermek bakımından bu mecliste uygulanan kurallara da bir göz atmak lazımdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Anne ve babaya saygı, sevgi, itaat ve sadakatte kusur etmemek, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Dini vecibeleri yerine getirmek, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- İçki, esrar gibi zararlı maddeleri kullanmamak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Haramdan, yalan ve riyadan kaçınmak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermek, muhtaçlara hizmet ve yardımda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulunmak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Meşreb den gayri gecelerde eve erken dönmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey Çin mektebinde okuduğu yıllarda çalışma hayatına da adım atar. Onun ilk işi, senede birkaç ay toprak vergisi toplamada vergi memurlarına yardımcı olmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin lisanı ile eğitim veren okula Türkçe muallimi olarak görevlendirilme; 1923 yılında Yenihisar'a kaymakam olarak gelen "Çin De Li" ye Türkçe öğretme işi, bu iş sırasında kaymakamın güvenini kazanıp, yabancılar arasındaki anlaşmazlıklara bakan bir makam olan harici irtibat memurluğu ve memuriyetten istifa, İsa Yusuf Bey'in ilk memuriyet yıllarının özeti sayılabilir. İsa Yusuf Bey, 1926 yılında ilk defa Doğu Türkistan sınırları dışına çıkar . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Çin De Li'' Yenihisar'daki kaymakamlığından sonra Endican şehrine konsolos olarak atanır. Yanında İsa Bey'i de götürür. 1926 yı1ının Nisan ayında başlayan yolculuk, Endican'da noktalanır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç yıl Endican, üç yıl da Taşkent'te olmak üzere İsa Yusuf Bey Batı Türkistan'da 6 yıl kalır. Bu süre içinde Batı Türkistan’ın diğer şehirlerine, Çin'e ve Doğu Türkistan 'ın bazı mühimşehirlerine seyahatler yapar .Orada Rusların, komünizmi ve Çin'den daha değişik bir dünyayı tanımak imkanını bulur .Batı Türkistan'daki milliyetçilerle görüşür, tanışır ve işbirliğiyollarını araştırır.Orada bulanan Doğu Türkistanlılara yardım eder. Komünizm tehlikesinekarşı uyarır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1923 yılında evlendiği dayısının kızı Fatma Hanımla, babası Yusuf Bey'le annesi Ayşe Hanım'ın ölümlerinden sonra 1929 da tekrar beraber olurlar. Endican'a giderler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı Türkistan'da görevli olduğu yıllarda İsa Yusuf Bey’i etkileyen en mühim hadiselerden biri de Özbek Türklerinin milli şairi Çolpan ile Taşkent'te görüşmüş olmasıdır .Onunla yarı gizli denilebilecek bu görüşmede Çolpan'ın söylediği şu sözler İsa Bey'i derinden etkiler: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''İsa Bey, gerek biz, gerek siz için yapılacak şey, adam yetiştirmek;her şeyden anlayacak adam yetiştirmek; ne çektiysek adamsızlıktan çektik. Türkiye'ye, Almanya’ya çok miktarda talebe göndermek lazım'' &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey, yanında bulunduğu konsolos Çin De Li görevden alınınca 13 Mayıs 1932'deBatı Türkistan'dan ayrılır. 2 Haziran 1932 tarihinde de Pekin'e gelir . Nankin ve Tenzin şehirlerinde bulunan Çinli Müslümanlar ve Doğu Türkistanlılarla görüşmeler yapar . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1933'te ''Doğu Türkistanlı Vatandaşlar Cemiyeti'ni kurar ve ''Çin Türkistan'ının Avazı'' isimli mecmuayı çıkarır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Kasım 1933'te Kaşgar merkez olmak üzere Doğu Türkistan'da istiklal ilan edilir. Hacı Hoca Niyaz Cumhurbaşkanı seçilir. Fakat 3 Ekim 1934'te Ma Cun Yın isimli Çin komutanı Mehmet Emin Buğra Bey'in ordusunu yener ve bu hükümet düşürülür . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıralarda İsa Yusuf Bey Nankin şehrindeki milliyetçi faaliyetlerine devam etmektedir. 18 Eylül 1936 günü Çin Millet Meclisi üyeliğine seçilir. 1938'de ''Cemiyet-i Akvam-ı Mazaharat Türk Kurumu , adlı cemiyettarafından Japon-Çin anlaşmazlığı konusunda Çin'e taraftar toplamak için görevlendirilmesi neticesinde yanında Çin!i bir tercümanla İslam ülkelerini ve Türkiye'yi ziyaret eder . İlk durağı Hindistan olur. Burada Muhammed Ali Cinnah ile görüşür. 29 Kasım'da görüştüğü kişi ise Gandi’dir . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Ocak 1939'da Suudi Arabistan'da Ma!iye Bakanı Abdullah Süleyman ve KralAbdülaziz Bin Suud'u ziyaret eder. Oradan Mısır'a geçer. Vapur yolculuğu sırasındaTürkiye nin'nin Cidde konsolosu Talat Acar Bey ile uzun uzun sohbet etmek imkanını bulur . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona ''Doğu Türkistan davasını, Çinlilerin zulmünü Türk yetkililerine anlatmak istediğini'' söyler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Mart 1939'da Kahire'dedir. Mısır Parlamento reisi Behaddin Bereket Paşa, Veliahd Prens Muhammed Ali Paşa ve Üniversite hocaları ile yazarlar , din adamları İsa Yusuf Bey'in görüştüğü ve Türkistan davasını anlattığı şahıslardan bazılarıdır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Bey 6 Mayıs 1939 günü İstanbul'a gelir .Önce Doğu Türkistan’lı hemşehrileriyle görüşür . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memduh Şevket Esendal ile fikir alışverişinde bulunur . 16 Mayıs 1939 da Ankara'ya gider. Dış İşleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hamit Zübeyir Bey ve Alman Profesör Eberhard ile görüşmeleri olur . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Dr .Refik Saydam, Prof. Dr .Fuat Köprülü, Uluğ İğdemir, Besim Atalay, Hasan Ali Yücel, Prof. Dr. Abdulkadir İnan, Abdülhalik Renda, Osman Turan, Emin Bilgiç ve nihayet Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşür . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu görüşmelerden dişe dokunur bir netice alamaz. Türkiye fakir bir ülkedir, kendi yağıyla kavrulmak mecburiyetindedir. Hariciyeciler çekingen davranmaktadırlar . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela Doğu Türkistan ismini telaffuz etmekten çekinmektedirler .İsa Bey, her görüştüğü kişiye bıkmadan, usanmadan Doğu Türkistan davasını anlatır. Velev ki müspet bir cevap alamasın. Hiç 0lmazsa onu dinliyorlar ya, Bu ona yetmektedir.Nihayet 8 Eylül 1939'da Beyrut'a gelir. Lübnan ve Irak’ta ziyaretler yapar . 17 Ekim'de İran'ı, 20 Kasım'da Afganistan'ı ziyaret ederler. Afgan Kralı Muhammed Zahir Şah onu kabul eder.İsa Bey, Afganistan’da Doğu Türkistanlı mücahit Mehmet Emin Buğrayı da ziyaret eder. Tekrar Hindistan'a gelir ve 1940 yılının Mart ayında Çin'e dönüş. İsa Bey'in iki yıl süren ziyaretlerinin sonudur .0 artık mücadelelerine Çin'de devam edecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Nisan 1943'te Mehmet Emin Buğra Bey, ailesiyle birlikte Çin'e döner. Bu arada İsa &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bey'in Çin anayasasında Doğu Türkistan lehine bazı değişikliklerin yapılmasını istemesi, Çinlilerin öfkesine sebep olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya Harbinin son yılında Çan Kay Şek. İsa Yusuf ve Mehmet Emin Buğra Beylerle görüşmeyi kabul eder, ama bu görüşmeden de bir netice çıkmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çinlilerin baskıları sonucu 21 Eylül 1944 yılında Ali Han Töre isimli dini liderin öncülüğünde İli'de bir ayaklanma olur .7 Kasım 1944'te'' Şarki Türkistan Cumhuriyet’i''kurulur. Beyaz zemin üzerinde fetih suresinin birinci ayetini taşıyan bir bayrak ve yeşil zemin üzerinde ay yıldızlı bir başka bayrak bu cumhuriyetin İstiklal alametleri olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruslar bu hükümetin aleyhinde çalışmaya başlarlar .Çan Kay Şek ayaklanmayı bastırmak için uzlaşma yolları arar . İli’den gelen bir heyete görüşmeleri için Mesut Bey, Mehmet Emin Buğra Bey ve İsa Bey'in Urümçi'ye gitmelerine izin verir .Bu görüşmelerden beklendiği ölçüde faydalı neticeler çıkmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;General Can Ci Cu başkanlığında Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin 'in de bulunduğu bir Doğu Türkistan Eyalet Hükümeti kurulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İli ayaklanmasından sonra gerek müzakereler, gerekse eyalet hükümetinin kuruluşu sırasında Türkler arasındaki parçalanmalar dikkat çekicidir .Mesela kendi ifadesine göre, İsa Bey'in hükümette yer alması İli'liler tarafından istenmemektedir .Halbuki 0, Yenihisar, Batı Türkistan ve Çin'de bulunduğu sıralarda politik yolla halkına pek çok hizmet ve yardımlarda bulunmuştur . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusların ve Çinlilerin kışkırtmaları ile derinleşen bu ayrılıklar, sadece Doğu Türkistan'ın değil, bütün Türk dünyasının esarete düşmesinin en mühim sebebidir denilebilir . Bizim 70'li yıllarda şahid olduğumuz sağ-sol kavgasının 1944'1erde Doğu Türkistanlı Türk gençleri arasında kanlı-bıçaklı bir şekilde devam ettiğini okumak hakikaten üzücü, ama ibret vericidir . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Bey 1946'da ''Üç Prensip Gençler Teşkilatı’nın Doğu Türkistan şubesini açar .''Altay Neşriyat Evi''ni kurar .''Erk'' gazetesini çıkarmaya başlar .Haftada bir toplantılar tertip eder . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Mayıs 1947'de Doğu Türkistan Eyalet Hükümeti'nin Başkanlığı Türkler'e verilir .Mesut Sabri Eyalet hükümeti Başkanı, İsa Yusuf da bu hükümetin Genel Sekreteri olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1948'de Altayların ünlü mücadele adamı Osman Batur, Urümçi’ye gelerek İsa Yusuf Bey'i ve Doğu Türkistan hükümetini ziyaret eder. Osman Batur'un nasıl karşılanacağının kararlaştırılması sırasında da, İsa Yusuf Bey'in dediği gibi ''milli şuura kavuşamamış olmaktan'' pek çok ayrılık sesleri yükselir. Bir müddet sonra 17 Temmuz 1948'de, Rus aleyhtarı politika takip ettikleri gerekçesiyle Mesut Bey ve İsa Yusuf Bey hükümetten azledilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Çan Kay Şek bu iki lideri Çin'e davet eder .Fakat bu davet reddedilir . Bu arada Kızıl Çin tehlikesi de gittikçe yaklaşmaktadır .Türkler arasında General Tao'nun harb etmeden Doğu Türkistan'ı Kızıl Çin'e teslim edeceği haberleri yayılmaktadır. 1948 Kasım'ında Çin komünistleri Pekin'i işgal ederler .Nankin'e doğru ilerlerler .Çan Kay Şek istifa eder. 1949 sonbaharında İsa Yusuf ve beraberindeki heyet. Kızıl Çin kuvvetlerine karşı direnen generalleri ziyaret ederler. Onların mücadele azmini arttırmaya çalışırlar . Fakat artık bozgun başlamıştır. Kızıl Çin kuvvetleri Doğu Türkistan'a doğru ilerlemektedir . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey ve arkadaşları uzun müzakereler sonucu, güçlerinin Kızıl Çin kuvvetlerine karşı koymak için yeterli olmadığını düşünerek, hicret kararı alırlar .İsa Bey 20 Eylül 1949 gece yansı Urümçi’den ayrılır. 22 Eylül'de Kuçar şehrinde Mehmet Emin Buğra ile buluşur. 27 Eylül’de geldiği Kaşgar dan 1 Ekim 1949 da ayrılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 ekim 1949 tarihinde ise Doğu Türkistan 'ın sınır kasabasından İsa Yusuf Bey ve yanındaki yüzlerce kişi ayrılır .Artık çileli ve uzun sürecek bir gurbet hayatı başlamaktadır.1~ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok tehlikeli ve meşakkatli bir dağ yolcululuğundan sonra 11 Aralık 1949 günü Keşmir sınırındaki Ladak kasabasına varırlar. İsa Bey ise 20 Aralık 1949'da Ladak'a ulaşabilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin, Komünist Çinlilerden kaçan 852 kişinin, 798'inin Ladak'a sağ salim gelebildiklerini tespit ederler .54 kişi bu uzun ve tehlikeli yolculuk sırasında vefat etmiştir . Sağ gelenlerden 49 kişinin de el ve ayak parmakları donduğundan kesilmek mecburiyetinde kalmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Keşmir'in başşehri Srinagar'a giderler .Artık çileli bir bekleyiş devri başlamıştır. İsa Yusuf ve Mehmet Emin Buğra Bey bir yandan da dağ yoluyla Tibet üzerinden Hindistan'a gelmek için Kazak Türklerine yardım ulaştırmaya çalışırlar . İsa Yusuf Bey, bu kafilelerin sığınma izinlerini alabilmek için pek çok temaslarda bulur .Yeni Delhi'de Hindistan Dışişleri Bakanlığı ile görüşür. 6 Eylül 1951 tarihinde Suudi Arabistan'a gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melik Abdülaziz ve Emir Faysal'ı ziyaret eder .Bir netice alamaz. Oradan Mısır'a geçer.Mısır hükümetinden de olumlu sonuç çıkmayınca 6 Ocak ı 952 tarihinde Türkiye'ye hareket eder.Bu sıralarda Mehmet Emin Buğra göç ederek Türkiye'ye gelmiştir. Onunla birlikteTürkiye'deki ziyaretlerine başlar.TBMM Başkanı Refik Koraltan, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Sıtkı Yırcalı ve Muhlis Ete gibi bakanlar,Haşim İşcan, Sait Bilgiç, Remzi Oğuz Arık, Haluk Karamağaralı gibi şahsiyetler İsa Yusuf ve Mehmet Emin Bugra 'nın görüştüğü kişiler arasındadır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan da basın yoluyla dava canlı tutulmaktadır . Nihayet Bakanlar Kurulu 13/3/ 1952 tarihinde 1850 Doğu Türkistanlının iskanlı göçmen olarak Türkiye'ye yerleşmelerine karar verir. 1953 yılı başından itibaren Doğu Türkistanlılar Türkiye'ye gelip yerleşmeye başlarlar. Göçmenlerin büyük kısmı Türkiye'ye yerleştikten sonra, İsa Yusuf Bey de ailesiyle birlikte 1954 Haziranında Türkiye'ye yerleşir. 4 Aralık 1957 tarihinde de Türk vatandaşlığına kabul edilir . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1949-1954 yıllan arasındaki tahammül edilmeyecek derecede zor şartlar içinde geçen 5 yıldan sonra,Türkiye'ye yerleşen Doğu Türkistanlılar ve İsa Yusuf Alptekin bir nebze de olsa huzura kavuşurlar. 1952 tarihinde Türkiye'ye yerleşen Mehmet Emin Buğranın 1953'te başlattığı yayın faaliyeti İsa Yusuf Bey tarafından da sürdürülür . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960 yılında Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti kurulur .Mehmet Emin Buğranın 14 Haziran 1965 de vefatından sonra cemiyetin başkanlığına İsa Yusuf Alptekin getirilir. Alptekin gazete gazete dolaşarak Doğu Türkistan davasını anlatır .Kitaplar yayınlar , dergiler çıkarır. 1984 yılında yayına başlayan, “Doğu Türkistan'ın Sesi'” isimli mecmua Türkçe, Arapça, İngilizce olmak üzere üç dilde yayınını sürdürmektedir . İsa Yusuf Alptekin 1 978 yılında bir trafik kazası geçirir .Uzun süre hasta hanede kalır. Gözleri tedrici olarak acizleşir. Bunun üzerine cemiyetin faal başkanlığından ayrılır .1986 yılında Doğu Türkistan Vakfı'nı kurar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Alptekin'in, &lt;strong&gt;Muhtıralar&lt;/strong&gt; , &lt;strong&gt;Doğu Türkistan İnsanlıktan Yardım İstiyor &lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;Doğu Türkistan Davası&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;Esir Doğu Türkistan İçin&lt;/strong&gt; isimli eserleri vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esir Doğu Türkistan için, Alptekin'in 1949 yılına kadar olan hatıralarıdır .Biz bu biyografiyi yazmak için büyük ölçüde bu eserden faydalandık. İsa Yusuf Bey'in hatıralarının ikinci kısmı yayına hazırlanmak üzeredir . 12 Mayıs 1991 Pazar günü İsa Yusuf Bey'i Ataköy'deki evinde ziyaret ettik. Gözleri görmüyordu. 90 yaşını idrak etmişti. Fakat söylediği şu cümle daima kulaklarda çınlamalı ve hayatı mücadele içinde geçmiş bir insanın içindeki aşk her Türk'e yol göstermelidir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''90 yaşıma geldim. Gözlerimi kaybettim. Fakat içindeki mücadele azmi ve Doğu Türkistan'ın istiklaline kavuşması arzusundan hiçbir şey kaybetmedim. " &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey'in hayatı hakkında kısa bir değerlendirme yapıldığında şu noktalan tespit etmek mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey , diğer Türkistanlı liderlerden farklı olarak diplomat yönü ağır basan bir şahsiyettir. Meselelerin şiddetten ziyade aklı selim ve uzun vadeli çalışmalarla halledileceğine inanır .Batı Türkistan'da vazife yaptığı yıllar onun ufkunu genişletmiş ve dünyayı ,daha iyi tanımasına fırsat vermiştir .Bu görevleri sırasında Türk ve İslam dünyasını da yakından tanımak imkanını bulmuştur . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938-39 yıllarında Hindistan, S. Arabistan, Mısır, Türkiye,İran, Irak, Lübnan, Afganistan gibi ülkelere yaptığı seyahatler Türk ve İslam dünyasının gücü hakkında da çok mühim fikirler edinmesini sağlamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;0, bu seyahatler sırasında pek çok devlet adamı ile görüşerek devlet tecrübesini de arttırmıştır. Böylece İsa Yusuf Bey , ender kıymette bir devlet ve siyaset adamı olarak da temayüz etmiştir . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun her gittiği yerde Türk ve Müslüman talebelerle ilgilenmesi, onları daha iyi şartlar içinde okutmak istemesi, cemiyetler kurup,gazete ve dergi yayınında bulunması eğitim ve kültüre verdiği önemi gösterir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''İyi adam, iyi iş'' prensibi, Batı Türkistan'da iken tanıştığı Özbek Türklerinin milli şairi Çolpan'ın ''İsa Bey , bize adam lazım, her konuda yetişmiş adam lazım, sözlerinin fiiliyata geçirilme isteğini ifade eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Yusuf Bey sarsılmaz bir İmanın adamıdır. Mücadele azminin kaynağı bu sarsılmaz İmandır. Gençlik yıllarında başlayan mücadele hayatı, hicretler , eziyetler , türlü sıkıntılarla devam etmiş ve hürriyet aşkı 90 yaşında bile gönlünü alev alev yakmaktadır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu Türkistan 'ın istiklaline kavuşacağına dair ümidi taptazedir .Ve bu kurtuluş, kültür ve ekonomik gücün birleşmesi ile gerçekleştirilecektir .90 yaşındaki bu iman ve mücadele adamına hayranlık duymamak imkansizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah (c.c.) bu yolda emek verenlerden razi olsun..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-5794256567781757910?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/5794256567781757910/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/dogu-turkistan-tavasi-ve-isa-yusuf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5794256567781757910'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5794256567781757910'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/dogu-turkistan-tavasi-ve-isa-yusuf.html' title='DOĞU TÜRKİSTAN DAVASI VE İSA YUSUF ALPTEKİN'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlYDIyA7-UI/AAAAAAAAAQw/Bw4eujAw8BI/s72-c/isa_bey_001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-853459349820333712</id><published>2009-07-08T04:50:00.000-07:00</published><updated>2009-07-08T04:59:31.490-07:00</updated><title type='text'>İBN ARABÎ VE FÜSÛS’ÜL HİKEM HAKKINDA KISA BİLGİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlSKHdJUYMI/AAAAAAAAAQo/be0sSYuWdVQ/s1600-h/4519_1132009749997_1519880827_312655_4752551_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlSKHdJUYMI/AAAAAAAAAQo/be0sSYuWdVQ/s320/4519_1132009749997_1519880827_312655_4752551_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356057717537792194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gerçek ismi Ebû Bekir Muhyiddin Muhammed bin Âli’dir.  Miladi 1165 yılında bir zamanlar İslâm toprakları olan İspanya’nın Mürsiye şehrinde doğdu. Ailesi İspanya’nın fethinden sonra (M.711) Arabistan’dan gelerek yerleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanya’daki Endülüs Emevî Devleti’nin İşbiliye şehri o dönemin dünya ilim merkezi idi. İbn Arabî küçük yaşta bu şehre gelerek fıkıh (inanç ve davranış kuralları bilimi) ve hadis (Hz.Muhammed’in sözleri) ilimlerini tamamladı. Daha sonra yine bir başka ilim merkezi olan Kurtuba şehrine gitti. Orada meşhur İslâm Filozofu İbn Rüşd’den dersler aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Rüşd İslâmî  ilimlerdeki enginliğini eski Yunan felsefesinde de kanıtlamıştır. Eski Yunan’ın akılcı filozofu Aristo’nun ve tıpçı filozof Calinos (Galyen) ile ilgili şerhler (açıklamalar) yazarak bu filozofları İslâm ve Batı dünyasına tanıtmıştır. İbn Rüşd dinî ilimleri ilk defa doğa bilimleriyle buluşturan ilk bilgelerdendir. İbn Rüşd, İbn Arabî’ye âyet ve hadislerin dış anlamından iç anlamına inme cesareti ve anlama yöntemi kazandırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî daha sonra bu etkiyi şöyle dile getirmiştir. “Hakikat bilgisine bilge kişiler akıl ve araştırma yöntemiyle yükselirler. Resuller ve Nebîler ise hakikat bilgisine vasıtasız olarak tümel bir şekilde ulaşmışlardır. Önemli olan bilgiye nasıl ulaşıldığı değil insanların akıl kapasitelerine göre nasıl anlatıldığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeriat ilimlerinin ezbere öğretildiği medreselerin aksine gerçek İslâm Sûfileri Platon, Aristotales, Galyen, ve Plotinus gibi filozofları yadırgamamışlardır. Onların kendi çağlarına bakan akıl ve doğa bilimlerinden yararlanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî Endülüs’deki bu bilim çeşitliliği içinde kendisini çok iyi yetiştirmiştir. İlim ve irfan mertebelerinde hayli ilerledikten sonra Mısır üzerinden Hicaz’a gitmiştir.  Mekke’deki tefekkür günlerinde Fütûhat-ı Mekkiyye ( Mekke Açılımları) adlı eserini yazmıştır. Beş yüz altmış bölümlük dev bir eserdir. Kozmoloji (evreni yaratılış ve düzen olarak inceleyen bilim), astronomi (gök cisimlerini inceleyen bilim), astroloji ( gök cisimlerinin canlılar üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkilerini inceleyen bilim), İslâmi ilimler, sûfilerin hayatları, kendi keşif ve ilhamlarını bu eserde toplamıştır. Şimdiye kadar tamamı tercüme edilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî Anadolu Selçukluları döneminde Konya’ya gelmiştir. Konya’da kaldığı zaman içinde çocuk yaştaki Sadrettin Konevî’yi etkilemiştir.  Füsûs’ül Hikem’in ilk defa şerh ve izahı Konevî tarafından yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlâna Celâleddin Rûmî’nin o sıralarda on iki yaşında olduğu ve İbn Arabî’yi bakışlarıyla derin derin süzdüğü rivayet edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî Konya’dan sonra bir müddet Malatya’da ikamet etmiş ve oradan da Şam’a giderek yerleşmiştir. Şam’daki ilim adamları ve halk onun gelişinden itibaren iki cepheye ayrılmıştır. Âyetleri ve hadisleri o zamana kadar hiç duyulmamış tarzdaki yorumları nedeniyle bir cephe onu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hatem’ül Evliyâ &lt;/strong&gt;( Velâyet boyutunun zirvesi/Bir velînin ulaşabileceği son makam sahibi)&lt;br /&gt;ve&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ârif-i Billah &lt;/strong&gt;( Allah’ı hakkı ile bilen/B sırrı ile Allah’ı kendi özünde fark eden) olarak ilan etmiştir,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve iki anlamı da içeren&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şeyh-i Ekber &lt;/strong&gt;( en büyük âlim ) ünvânını vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî’nin Allah ismi ile işâret olunan sonsuz tek/ahad varlığı tanımlayış üslûbunu kavrayamayan, âyetlerin ve hadislerin her insanın özünü şerh eden iç anlamlarını hiç düşünemeyen zahiri ezberci ilim adamları ve takipçleri ona;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh-i Ekfer ( en büyük kâfir, tanrının varlığını ve tanrının gönderdiği ferman namelerini uydurma sözlerle örten) lakabını takmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü o, yine ilk defa bilimsel yazı dili ile Allah ve Tanrı kavramları arasındaki farkı ilim adamlarına ve halka açan şahsiyettir. Allah ismi ile işaret olunanı idrâk edebilenler ona en büyük âlim ve ârif demişlerdir. Fakat Allah ismi ile işaret olunanı ötede bir tanrı gibi algılayanlar ise İbn Arabî’nin tanrıyı reddini Allah’ı reddi gibi anlamışlar ve ona en büyük tanrı tanımaz demişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî ve günümüzün “İbn Arabîleri”ne günümüzde de hâlâ aynı değerlendirmeler ne yazık ki yine aynı dinDAR zihniyetlerce devam etmektedir. Çünkü o yaşadığı çağdan itibaren İslam düşünce dünyasını (fıkıh ekolleri/mezhepler değil) tam ortadan ikiye bölebilen nâdir beyinlerden birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şam’da vefât etmiştir. Vâdesiyle ya da katledilerek mi öldüğü kesin belli değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabiri Yavuz Sultan Selim Han tarafından Şam’ın fethi sırasında tesbit edilerek türbe haline getirilmiştir. İkinci Abdul Hamid Han zamanında restore edilmiştir. Türbenin girişinde mealen şu dizeler yazılıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anılır her asr, yetiştirdiği dehâ adı ile… Bundan sonra anılacak her asr benim adım ile…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî Endülüs’de ve orta doğu ülkelerinde elliden fazla ilim adamı ve büyük velîlerle ciddi ilim alış verişinde bulunmuştur. Tarikat silsilesi Abdul Kadir Geylânî’ye varan Tilmisanlı Şeyh Ebu Medyen Salih’ e intisaplıdır. Şeyhi ona &lt;strong&gt;“Sultân’ül Ârifîn &lt;/strong&gt;(Âriflerin Sultânı) iltifatında bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdul Kâdir Geylânî; “Benden sonra mağrib diyârından büyük bir düşünce doğacak, benim hırkamı ona teslim ediniz” diye vasiyette bulunmuştur. Bu vasiyet gereği hırka kendisine ulaşmış ve onu Konya’da iken mânevî oğlu Sadrettin Konevî’ye hediye etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî sâde bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Konya’da iken kendisine Selçuklu Sultanı tarafından verilen bir köşkü kapısına gelen bir dilenciye hediye ederek çıkıp gitmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetmiş altı yıllık ömrünün son dakikasına kadar kitap yazmıştır. Eserlerinin sayısı beş yüzden fazladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Füsus’ül Hikem’i vefâtından on bir yıl önce olgunluk çağında yazmıştır. Kendi ifâdesiyle, Resûlullah a.s.’ı rüyasında görmüş ve bâzı hakikatları halka açıkla işâretini alarak yazmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eser yirmi yedi bölümden oluşmaktadır. Her bir bölümde bir Resule verilen en belirgin hikmeti yorumlamaktadır. Hikmetler farklıdır. Fakat tüm hikmetleri varlığın sadece Allah’a ait olduğu bilinciyle açıklamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kısaca belirtelim. İbn Arabî eserlerinde ve hayatında “vahdet-i vücut” tâbirini yâni Tanrı’nın ve varlığın birbirinde eriyerek iki özlü tek bileşik olduğu anlamında asla kullanmamıştır. Kullandığı dili ve ilim ağırlığını kaldıramayan yetersiz âlimler okuduklarından anladıklarını İbn Arabî’ye mâletmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzeysel beyinlerin vahdet-i vücuddan anladığı şudur: Tanrı (Allah ismi kullanılamaz) kendisini parçalayarak evrene yâni maddeye ve enerjiye dönüştürmüştür. Madde ve enerjiden de bitki, hayvan, insan, cin, melek boyutları oluşmuştur. Her bir parça tanrıdır. Tüm parçalar birleşince tek tanrı oluşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceye Avrupa’da “Panteizm” denir. Hind kökenli inançlardan alınmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî’nin düşünce evrenini oluşturan inanç ise Kur’an’a ve sünnete uygun olan “tevhid” düşüncesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevhid, kısaca; kesrette vahdeti, vahdette kesreti apaçık algılamaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahdet ve kesret sırrı ayetlerde ve hadislerde en alt tabaka anlayış bilinci dikkate alınarak mecâzî kavramlarla anlatılmıştır. Fakat en yüksek bilinç kavramları da bu mecazların içine gizlenmiştir. Meselâ; Allah en evvel benim nûrumu yarattı, her şeyi de benim nurumdan yarattı… anlamını taşıyan hadisi tevhid bilinciyle değerlendirelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah”, “nur” ve “nurdan oluşturulan çokluk” gibi kavramlar görünmektedir. Hâlbuki bu mecazın içinde yatan tevhid gerçeği şudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah” var olan tek hakikattir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“En evvel yaratılan nur”, zamansal olarak evvel anlamını taşımaz, en yüce-en üst sıfat anlamına işarettir. Bu da kudret sıfatıdır, Kâdir ismi ile belirginleştirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nur” ise Allah’ın yoktan var edip de nur ve kendisi olarak iki varlık konumuna bürünmesi anlamını taşımaz. Nur; Allah’ın ilmi’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah’ın yaratması”; ilminde (nurunda) kudret sıfatı ile sonsuz mânâları seyretmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Muhammedî nur”; Allah ilminin sonsuzluğunu ifâde eder. Öyle bir sonsuzluk ki sonu olmayan sonsuz mânâlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte “her şey” Allah’dan gayrı varlık kazanmamış olan bu mânâlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi tek bir gerçek (vahdet), sonsuz mânâlar (kesret) olarak anlatılabilmektedir. Mânâların çokluğu varlığın çokluğu anlamını ya da varlığın parça parça maddelerden oluştuğu anlamını içermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî’nin tüm eserlerinde savunduğu kısaca anlatmaya çalıştığımız bu görüştür ve çıkış noktası tam anlamıyla Muhammedî tevhid ilim ve irfânıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bâzı ilim erbâbı meselâ İmam Rabbânî gibi zâtlar Şeyh-i Ekber’in eserlerini okuyanların vahdet ve kesret sırrını tevhid edemediklerini ve panteizm felsefesine kaydıklarını görmüştür. Yanlış anlaşılmayı engellemek için İbn Arabî’nin düşüncelerini reddetmiş ve kendisi “Her şey Allah’ın isimlerinin gölgeleridir” tezini sûfizme yerleştirmeye çalışmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında İbn Arabî’nin; “Her şey Allah’ın ilminde varlık kazanmadan yokluk mahiyetinde mânâ olarak mevcuttur” düşüncesi ile İmam Rabbanî’nin tezi arasında sonuç olarak hiçbir fark yoktur. Sadece anlatım tekniği farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki İbn Arabî’yi okuyanların tamamına yakını yeterli dini, tasavvufi bilgiye sahip olmadığı için panteizme benzeyen vahdet-i vücud düşüncesine kayıyorsa İmam Rabbanî’yi okuyanların tamamına yakını da yine aynı nedenle Allah’ı ötedeki bir tanrı gibi düşünmek (şirk-i hafî/fark edilemeyen ikilik zannı) düşüncesinden çıkamıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konular o dönemlerde anlaşılması zor şeylerdi. Anlayanlar ya yanlış anlıyor ya da hemen “kâfirce düşünceler” hükmünü veriyordu. Günümüzün dünyasında ise sûfizmin tevhid düşüncesi neredeyse (ilgilenenler için) ilkokul seviyesinde dahi kavranılabilecek geniş düşünce kaynakları arz etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu çalışmada Füsus’ül Hikem’in paragraflarından anladığımız tevhid mesajlarını yazıya aktarmayı deneyeceğiz. Çalışmamız cümle tekrarı ve cümle özetleme şeklinde değildir. Mümkün olduğu kadar Arapça ve Osmanlı Türkçesi ile verilen tasavvuf kavramlarını kullanmamaya çalışacağız. Gerekli yerlerde de kısa parantez içlerinde orijinal kavramı ve ya günümüzün anlamını cümle yapısının devamı gibi vereceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın her paragrafında hemen hemen bağımsız bir kavram anlatılmaktadır. Kitabın orjinalinde de paragraflar arasında anlam bütünlüğü olmadığı için bu çalışmayı yavaş ve düşünerek okursak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başvuru kaynağımız MEB yayınlarınının 1992 basımlı Füsûs ül-Hikem isimli kitabıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-853459349820333712?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/853459349820333712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/ibn-arabi-ve-fususul-hikem-hakkinda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/853459349820333712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/853459349820333712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/ibn-arabi-ve-fususul-hikem-hakkinda.html' title='İBN ARABÎ VE FÜSÛS’ÜL HİKEM HAKKINDA KISA BİLGİ'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlSKHdJUYMI/AAAAAAAAAQo/be0sSYuWdVQ/s72-c/4519_1132009749997_1519880827_312655_4752551_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-7243239961375623153</id><published>2009-07-08T01:12:00.000-07:00</published><updated>2009-07-08T01:15:03.090-07:00</updated><title type='text'>Sezai Karakoç Okuma Kılavuzu</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlRVO15vGKI/AAAAAAAAAQg/02a-4LN0z0k/s1600-h/Sezai+Karako%C3%A7.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 160px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlRVO15vGKI/AAAAAAAAAQg/02a-4LN0z0k/s320/Sezai+Karako%C3%A7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355999570326132898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sezai Karakoç, &lt;strong&gt;“ancak birkaç yüzyılda bir yetişen”&lt;/strong&gt; önemli bir entelektüel, bir mütefekkir. Türk şiirinin yaşayan en büyük ustasının düşüncesi ve eserleri geçen hafta bir sempozyumda konuşuldu. Biz de külliyatı 60 kitabı geçen Karakoç’u tanımayanlar ve yeniden okumak isteyenler için mini bir kılavuz hazırladık. Şair ve yazarlara &lt;strong&gt;“Sezai Karakoç’u nasıl okumalı?”&lt;/strong&gt; sorusunu yönelttik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk şiirinin yaşayan en büyük ustası Sezai Karakoç. Sadece şair değil. Rasim Özdenören’in ifadesiyle “ancak birkaç yüzyılda bir yetişen” önemli bir entelektüel, bir mütefekkir. Geçtiğimiz hafta düzenlenen “Şair ve düşünür Sezai Karakoç” başlıklı sempozyumda bütün konuşmacılar, Türkiye’nin dünyaya göstereceği en büyük değerinin Sezai Karakoç olduğunu ifade etti. Karakoç, “Mevlânâ, Yunus Emre döneminden Şeyh Galip’e uzanan İslam klasiklerinin altın zincirinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri”ydi ve onunla aynı çağda yaşamak büyük bir talihti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sezai Karakoç’u ne kadar tanıyoruz? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam/Türk dünyasının yaşayan en önemli düşünürü olan Sezai Karakoç, fikir ve sanatta “Diriliş Akımı”nın kurucusu olarak tanınıyor. 1933 Diyarbakır/Ergani doğumlu. 1950-55 arası Ankara Siyasal Bilgiler’de okudu. İlk şiirlerini Mülkiye dergisinde yayımladı. O yıllarda Osman Yüksel Serdengeçti’yle ve Necip Fazıl Kısakürek’le tanıştı. “İslam milletinin ve İslam medeniyetinin dirilişi” davasını savundu. İlk sayısını Nisan 1960′ta çıkardığı ve yayınını aralıklarla otuz üç yıl boyunca sürdürdüğü Diriliş Dergisi çevresinde çok sayıda genç aydının; fikir ve sanat adamının yetişmesine öncülük etti. 60′tan fazla kitaba imza attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz 19 yaşında iken yazdığı Monna Rosa isimli şiiri dilden dile, nesilden nesile aktarıldı. Şiir bir kitapta toplanana dek (1998, Diriliş Yayınları) fotokopilerle çoğaltıldı. Karakoç’un, Monna Rosa adlı ünlü kitabı da dahil, daha önce çıkmış dokuz şiir kitabının tümü bir arada 2000 yılında yayımlandı. Karakoç, bütün şiirlerini “Gün Doğmadan” adını verdiği yedi yüz sayfalık kitapta topladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezai Karakoç deyince Diriliş akla gelir. Kendi ifadesiyle “Diriliş, aslında bir edebiyat akımından çok, bir hakikat akımıdır. (…) Yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Diriliş, İslam’dan ayrılışın sona erişi, ona yeniden kavuşmanın başlangıcıdır.” Sezai Karakoç, amblemi “güller açmış gül ağacı” olan Diriliş Partisi’nin de kurucusudur. Partinin amacı şöyle açıklanmaktadır. “Amaç üç kelimeyle özetlenirse hakikat, adalet ve fazilettir”. Karakoç, halen Yüce Diriliş Partisi’nin başkanlığını yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç evlenmeyen Karakoç, İstanbul’da yaşıyor. Vaktinin bir kısmını Cağaloğlu’ndaki bürosunda geçiriyor. Sezai Karakoç’un Diriliş Yayınları arasında çıkan eserlerinden bazıları şöyle: Şiir: Gün Doğmadan Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslam’ın Şiir Anıtlarından. Düşünce: Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Çağ ve İlham I-II-III-IV, İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet, Makamda, İslam’ın Dirilişi, Gün Dönümü, Diriliş Muştusu, İslam, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Düşünceler I, Dirilişin Çevresinde, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I-II-III, Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I-II, Unutuş ve Hatırlayış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kuramsal yazılar en son okunmalı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Doç. Dr. Turan Karataş:&lt;/strong&gt; Sezai Karakoç okumak isteyenlerin beğenileri, birikimleri ve ilgileri bakımından çeşitli tercihler/sıralamalar yapılabilir. Karakoç’un şiirini okumak isteyenler için en iyi yol, Monna Rosa’dan başlayarak kronolojik bir okuma yapılmasıdır. Burada küçük bir ayrıntı, Gün Doğmadan kitabı değil de, kitapların müstakil baskıları tercih edilebilir. Düzyazılarda izlenecek yol benzer olabilir. Evvela ilk yazılar ve bunların içinde öncelikle günlük yazılar (Farklar, Sütun, Sûr, Gündönümü, Gün Saati) okunmalıdır. Sonra denemeler bilhassa Yitik Cennet, İslam, İslam’ın Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi okunmalıdır. Edebiyata yatkın/ aşina okur, elbette Edebiyat Yazıları I, II ve III; Yunus Emre, Mevlânâ ve Mehmed Akif kitaplarını okuma listesine almalıdır. Kuramsal yazılar, politik/siyasi denemeler en son okunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gençler önce Monna Rosa’yla tanışmalı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Haydar Ergülen (Şair):&lt;/strong&gt; Sezai Karakoç’un ‘Gün Doğmadan’ adıyla tek ciltte toplanan şiir kitapları, aslında doğru okuma sırasını da gösteriyor. Bu sıralama “Şahdamar (Sesler/Körfez” üçlemesiyle “Hızırla Kırk Saat/Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu” üçlemesini karşılaştırmak, aralarındaki uzaklıktan çok yakınlıkları, ilginç benzerlikleri keşfetmek bakımından da yararlı olabilir. En başta ne okunması gerekiyor diye sorarsanız da “Monna Rosa” derim, çünkü o şiirin gençleri hem şiire, hem de Sezai Karakoç şiirine yakınlaştıracak bir şiir olduğunu biliyorum. Nerden biliyorum, elbette kendimden. Sezai Bey’in ‘Balkon’, ‘Karayılan’, ‘Ötesini Söylemeyeceğim’, ‘Liliyar’ şiirlerini okurken, elime bir de “Monna Rosa” fotokopisi geçmişti, Eskişehir’de ortaokuldaydım, o günden sonra Sezai Karakoç benim vazgeçilmez şairlerimden biri oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Parçadan bütüne giderek okumak&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ömer Erdem (Şair): &lt;/strong&gt;Ben bugün okusaydım… Kendi ilgi alanıma yakın kitabı seçerdim. Eğer şiire merak duysaydım önce bir şiiri seçer, günlerce onun evrenine girmeye çalışırdım. Mesela Köşe şiiri olabilirdi bu. Okurdum onu, yeniden yeniden okurdum; ezberlerdim. Mısraların üzerine düşünürdüm. Şiirdeki estetik yapı olduğu kadar iç dünyayı yakalamaya çalışırdım. Arkadaşıma okuturdum, onun sesinden gözlerimi yumar, dinlerdim. Şiirdeki müziği duymaya çalışırdım. En az bir kez kendi el yazımla şiiri yeniden yazardım. Eğer nesre ilgi duyuyorsam Ruhun Dirilişi’ni okurdum. Nesire geçmiş şiirsel düşünce yanında yorum derinliğini yakalamaya çalışırdım. Parçadan bütüne gitmek, bir kitabı veya yazıyı özümsedikten sonra şairin veya yazarın geniş dünyasına yönelmek uygun geliyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Külliyata şiirden başlanmalı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ali Ayçil (Şair):&lt;/strong&gt; “Sezai Karakoç’tan her bahsedişimizde doğal olarak bir Karakoç külliyatından da bahsediyoruz. Genç okur, bu külliyatın kalbi olan sayfalardan, şiirden başlamalı. Ve ben olsam, Karakoç şiirini başından sonuna yayınlanış sırasıyla okur, araya herhangi bir düşüncenin girmesine müsaade etmeden kendimi bu şiirlerle baş başa bırakırdım. İnsan, kendisini şiirin imasına açık hale getirebildiği, bir şiirle aracısız temas kurabildiği oranda, bir şairin düşüncelerini kavrayacak zihin açıklığına kavuşabilir. Şiiriyle yüzleşilmemiş bir şairin düşüncelerine sarılmak akla yatkın gözükmüyor. Şiirinden sonra şiir çevirileri, hikâyeleri ve edebiyat yazıları okunmalı. Bütün bunlar Karakoç külliyatının çekirdeğidir; okur şairin kalbiyle buralarda merhabalaşır. Bu kalp kapısından girince, yeni kapılar aralanacak nasılsa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkçenin lezzetini duyabilmek için…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Can Bahadır Yüce (Şair): &lt;/strong&gt;Sezai Karakoç şiirini okumaya nereden başlanması gerektiğini soran birine, lirik şiirlerden başlamasını önerirdim. En iyi seçim Körfez/Şahdamar/Sesler kitabı galiba. “Balkon”un, “Kapalı Çarşı”nın yer aldığı bu kitap, yalnız Sezai Bey’in değil, bütün şiirimizin bazı en iyi dizelerini içinde barındırıyor. Körfez/Şahdamar/Sesler, hem şairinin hem de çağdaş Türk şiirinin ruhunu okura duyurabilecek güçte bir yapıt. Bu ‘genelleme’nin yanı sıra bir de değişmez gerçek var: Sezai Karakoç şiirine giriş yapmak isteyen her okur, şairin düzyazılarını da okumalıdır. Hem şiirlerin ardındaki büyük dünyayı sezebilmek hem de Türkçenin lezzetini duyabilmek için. Karakoç’un Sütun yazılarını, Çağ ve İlham serisini, şiir üzerine düşüncelerini okumayan birinin onun şiirine de tam nüfuz edebileceğini sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yeni başlayanlar için Diriliş Neslinin Amentüsü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şaban Abak (Şair):&lt;/strong&gt; Öncü bir mütefekkir ve dava adamı olarak üstat Sezai Karakoç’un önce düşünce eserleri bir bütün halinde okunup özümsenmeli, sonra şiire geçilmelidir. Yeni başlayanlar için Diriliş Neslinin Amentüsü veya İslam’ın Dirilişi adlı eserlerden biri ile başlayıp İslâm, İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet ve Sütun ile devam etmeyi önerebiliriz. Toplum, devlet, devlet kurumları ve siyasetle doğrudan ilgili konulara öncelik tanıyanlar ise Fizik Ötesi Açıdan Ufuklar ve Daha Ötesi ile (üç cilt) Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı (iki cilt) ve “Çıkış Yolu” adlı ilk kez 1995-2003 arası basılan eserlerden başlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaynak: zaman.com.tr&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-7243239961375623153?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/7243239961375623153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/sezai-karakoc-okuma-klavuzu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7243239961375623153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7243239961375623153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/sezai-karakoc-okuma-klavuzu.html' title='Sezai Karakoç Okuma Kılavuzu'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SlRVO15vGKI/AAAAAAAAAQg/02a-4LN0z0k/s72-c/Sezai+Karako%C3%A7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-430383077642197407</id><published>2009-07-03T02:12:00.000-07:00</published><updated>2009-07-03T02:23:15.620-07:00</updated><title type='text'>Ashabu'l Kur'an Olmak / Osman Nuri Topbaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sk3MGQcYEUI/AAAAAAAAAQA/zDp3KSoasdE/s1600-h/5027_1167729439227_1407672155_461639_8185009_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sk3MGQcYEUI/AAAAAAAAAQA/zDp3KSoasdE/s320/5027_1167729439227_1407672155_461639_8185009_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5354159939878654274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân âyetleri, 23 senelik nebevî hayatı ilmek ilmek dokuyan ilâhî mesajlar sûretinde peyderpey nâzil olmuştur. Her nâzil olduğunda da Allah Rasûlü J Efendimiz’i ve O’nun can yoldaşları olan ashâb-ı güzîni, bâzen târifsiz bir sürûra, bâzen dehşete ve her hâlükârda takvâya sevk etmiştir. Allah Teâlâ’dan gelen bu mesajlarla, mü’minlerin mâneviyatları takviye olmuş, azimleri artmış, gönüllerindeki îman muhabbeti ve heyecanı zirveleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahâbe efendilerimiz için vahyin nüzûlü, gökten inen ve tadına doyum olmayan, ilâhî bir ziyâfet sofrasıydı. Ne zaman bir âyet nâzil olduğunu duysalar, hemen o ilâhî ziyâfete iştiyakla koşar, büyük bir heyecan içinde; “Acaba Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı nerededir?” suâlinin cevabını, yeni gelen tâlimatlardan öğrenmeye çalışırlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah ibn-i Mes’ûd d anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir sahâbî, (akşam) evine geldiğinde hanımı ona ilk önce şu iki suâli sorardı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Bugün Kur’an’dan kaç âyet nâzil oldu?»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Allah Rasûlü J Efendimiz’in hadislerinden ne kadar ezberledin?..»” (Abdülhamîd Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;VAHYİN SEVDÂLILARI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahâbe-i kirâm, vahy-i ilâhî ile o kadar hemhâl idiler ki, Efendimiz’in ebediyete irtihâlinden sonraki en büyük kederlerinden biri de, vahyin kesilmesi olmuştu. Şu hâdise, bunun çok mânidar bir misâlidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ-, Peygamber Efendimiz’in dadısıydı. Efendimiz J yüksek vefâ duygusu sebebiyle onu ziyâret eder, hâl-hatırını sorar ve ona değer verirdi. Efendimiz’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer’e:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar, bu ziyaretleriyle Allah Rasûlü’nü hatırlatarak acısını tazelediklerini ve bu sebeple Ümmü Eymen’in ağladığını düşündüler. Ardından:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Niçin ağlıyorsun? Allah katındaki nîmetlerin Efendimiz için çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ben onun için ağlamıyorum. Allah katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem J Efendimiz için daha hayırlı olduğunu elbette biliyorum. Ben asıl, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahy-i ilâhî hasretiyle dolu bu sözleriyle, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’i de duygulandırdı. Onlar da Ümmü Eymen’le birlikte ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahâbe-i kirâmın Kur’ân-ı Kerîm’e duydukları muhabbet, böylesine müstesnâ idi. Onlar, Kur’ân’ın kıymetini, nasıl okunması gerektiğini ve nasıl hürmet edileceğini bizzat Efendimiz’den görerek öğrenmişlerdi. Bu sebeple de Kur’ân’dan apayrı bir istifâde hâlindeydiler. Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi.1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ömer d bir gece Kur’ân-ı Kerîm okuyamamıştı. Ertesi gün Allah Rasûlü J ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ey Hattâb oğlu, Allah Teâlâ senin hakkında bir âyet indirdi.” buyurdu ve:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«(Tefekkür ederek) ibret almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü peş peşe getiren O’dur.» (el-Furkân, 62) âyet-i kerimesini tilâvet eyledi. Sonra da şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Geceleyin kaçırdığın nâfile ibadetleri gündüz; gündüz kaçırdıklarını da geceleyin yerine getir.” (Râzî, XXIV, 93, el-Furkân, 62 tefsirinde)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KUR’ÂN AZÎZDİR, İZZET BAHŞEDER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nâfî bin Abdi’l-Hâris, Usfan’da Hazret-i Ömer’e rastlamıştı. Ömer d onu Mekke’ye vâli tâyin etmiş olduğu için:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Mekkelilerin başına (sana vekâleten) kimi bıraktın?” diye sordu. O:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–İbn-i Ebzâ’yı!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ömer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–İbn-i Ebzâ kimdir?” diye sorunca Nâfî:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Âzâd ettiğimiz kölelerden biridir.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ömer’in:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Yerine bir âzatlıyı mı bıraktın?” suâli karşısında ise şu ibretli cevâbı verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–O, Allâh’ın Kitâbı’nı okur (yaşar, tatbik eder) ve farzlarını da iyi bilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Hazret-i Ömer d hayranlık içerisinde şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Rasûlullah J; «Allah şu Kur’ân ile birtakım kimselerin kıymetini yükseltir; bazılarını da alçaltır.» buyurmuştu!” (Müslim, Müsâfirîn, 269)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mü’minin ve toplumun saâdeti, Kur’ân ve onun tatbikâtı olan Sünnet’in hayatın her safhasına intikal ettirilmesiyle tahakkuk eder. Kur’ân, mü’minin iç ve dış dünyasına huzur veren bir nurdur. Hikmetler, ibretler, dersler dolu bir nasihat ve mev’izadır. Hakka götüren yegâne rehberdir. Kur’ân âyetleri; tarihî karanlıklara ışık tutan, çözülmez muammâları açan, dünya ve âhiret hayatının huzur ve saâdet baharını yaşatan mûcizeler ülkesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Kur’ân-ı Kerîm, bizlere eski zamanların, geçmiş milletlerin ibretli vâkıalarını anlatırken, hikmetler yağdırmakta, istikbâlimize âit nice hayâtî ve ictimâî dersler vermektedir. Fânî hayatta bunalan ruhlara kurtuluş ufukları gösteren, çâresizlere şifâ reçeteleri veren ilâhî hikmet eczânesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Kur’ân, Rabb’imizin mûcize hitâbıdır. Kâinattaki esmâ tecellîlerinin kelâmdaki tezâhürüdür. Lâkin onun nûrunu yudumlamak ve hakîkatlerinden faydalanmak, ancak temiz bir kalp ile mârifetullah’tan nasip almış mü’minlere mahsustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi kalp Kur’ân’ın nûruyla daha çok aydınlanmışsa, Hak katında o daha mûteberdir. Peygamber Efendimiz J de ehl-i Kur’ân’ı her hususta tercih eder, öncelik ve üstünlüğü onlara verirdi. Nitekim Tebük Seferi’ne çıkarken Neccâroğulları’nın sancağını Umâre bin Hazm’a vermişti. Fakat Zeyd bin Sâbit’i görünce, sancağı Umâre’den alıp ona verdi. Umâre d:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“–Yâ Rasûlâllah! Bana kızdınız mı? (Bir kusur mu işledim ki sancağı benden geri aldınız?)” diye sordu. Peygamber Efendimiz J:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Hayır! Vallâhi kızmadım! Fakat, siz de Kur’ân’ı tercih ediniz! Zeyd, Kur’ân’ı senden daha çok ezberlemiştir. (Senden daha çok ona âşinâdır.) Burnu kesik zenci köle bile olsa, Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş (canlı bir Kur’ân) olan kimse, başkalarına tercih edilir!”&lt;/strong&gt; buyurdu...2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman bin Ebi’l-Âs d da şöyle anlatır: Rasûlullah J Efendimiz’in yanına kabilemizin temsilcisi olarak gelmiştik. Arkadaşlarım içinde Kur’ân’ı öğrenme husûsunda en gayretli olan bendim. Bakara Sûresi’ni öğrenerek onlara üstünlük sağlamıştım. Bu sebeple Rasûlullah J bana şöyle buyurdu: &lt;strong&gt;“–En küçükleri olmana rağmen seni arkadaşlarının başına emîr tâyin ettim. Kur’ân’a temiz olmadığın müddetçe dokunma!” &lt;/strong&gt;(Heysemî, I, 277)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uhud’da Ensâr: &lt;strong&gt;“–Yâ Rasûlâllah! Şehîdlerimiz pek çok. Ne yapmamızı emir buyurursunuz?”&lt;/strong&gt; diye sordular. Rasûl-i Ekrem J Efendimiz, derin ve geniş kabirler kazılıp her birine ikişer, üçer kişinin defnedilmesini emretti. Sahâbîler, kabirlere önce hangi şehîdleri koyacaklarını sorduklarında da: &lt;strong&gt;“–En çok Kur’ân bileni önce koyunuz!” &lt;/strong&gt;buyurdu. (Nesâî, Cenâiz, 86, 87, 90, 91)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü J Efendimiz’in, Kur’ân ehline nasıl ihtimam gösterdiğine dair misalleri artırmak mümkündür. Ümmet-i Muhammed olarak bizler de Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl ki aziz tutmak, rahle ve kürsülerin üzerine koymak, onu bel hizâsından yukarıda tutmak mecbûriyetinde isek; Kur’ân’ı kalbinde taşıyan, yani canlı bir Kur’ân olan gerçek hâfızları ve Kur’ân ehlini de aziz tutmak ve baş tâcı etmek mecbûriyetindeyiz. Zira onlar, her iki cihanda da ilâhî rahmet vesîlesidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ALLÂH’IN YAKINLARI: EHL-İ KUR’ÂN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rasûlullah J :“–Şüphesiz insanlardan Allâh’a yakın olanlar vardır!” buyurmuştu.&lt;br /&gt;Ashâb-ı kirâm: “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlar kimlerdir?” diye sorunca Efendimiz J :“–Onlar Kur’ân ehli, Allah ehli ve Allâh’ın has kullarıdır!” cevabını verdi. &lt;/strong&gt;(İbn-i Mâce, Mukaddime, 16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphesiz ki Kâinâtın Hâlıkı Allah Teâlâ’ya yakınlıktan daha büyük bir şeref ve bahtiyarlık yoktur. Bu bahtiyarlığa lâyık olabilmek, Kur’ân’a ehil olmaya bağlıdır. Yani Kur’ân’ı doğru okumayı bilmek, onun mânâ iklîmine girmek, tefekkür ve tahassüs derinliği içinde gereken ibretleri alarak onun gösterdiği istikâmette yürümekle mümkündür. Böyle bir kemâlât ile Kur’ân ehli olabilen mü’minlere, Cenâb-ı Hakk’ın müstesnâ lutuf ve ihsanları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Hak dostu Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -ks-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın, 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin dahî pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede ettiklerini nakletmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere Cenâb-ı Hak, gerçek Kur’ân ehlinin cesedini yememesini yeryüzüne vahyetmiştir.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Kur’ân-ı Kerîm, ilâhî tâlimatlarına göre yaşayanların dilinde ve gönlünde bambaşka letâfet, zarâfet, incelik, güzellik ve feyizler tecellî ettirdiği gibi, kabirde, mahşerde ve mîzanda da huzur ve saâdet bahşeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhyiddîn-i Arabî -ks- şöyle nasihat eder: &lt;strong&gt;“Kur’ân’ı çok okumalı ve mânâsını düşünmelisin. Okurken Allâh’ın sevdiği kullarını vasıflandırdığı güzel sıfatlara dikkat et ve onlarla vasıflan! Kur’ân’da zemmettiği, Allâh’ın gazabına uğrayanların vasıflandığı o mezmum sıfat ve huyları da gör ve onlardan kaçın! Çünkü Allah, kitabında bunları ancak amel etmen ve gereğini yapman için, indirip zikretmiştir. Onun için Kur’ân okunduğunda, muhtevâsını iyi anlaman için, Kur’ân’la ol!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yani Kur’ân’dan gereken feyz ve rûhâniyeti tahsil için, onu okurken kalbin gâfil olmaması gerekir. Kur’ân, asıl kalple okunur. Gözün vazifesi, kalbe bir nevî gözlük olabilmektir. Avâm-havâs bütün mü’minler aynı rahle önünde diz çöküp Kur’ân okurlar, fakat herkes kendi kalbî durumuna göre ondan bir nasîb alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm husûsunda gaflete düşenlerle, onun feyzinden güzelce istifâde edenleri şöyle beyan buyurur: &lt;strong&gt;“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiğimiz kimselere verdik. İnsanlardan kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.”&lt;/strong&gt; (Fâtır, 32)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani insanların kimisi Kur’ân okuduğu hâlde, okuduğu boğazından aşağı inmez, kalbinde akis bulmaz ve amellerine yansımaz. Böylece nefsine zulmeder, en büyük nîmeti ziyân eder. Kimisi orta yoldadır, kâh amel eder, kâh ihmâl eder. Kimisi de Kur’ân’ın feyz ve rûhâniyetiyle hayırlarda mesafe kat eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân’dan lâyıkıyla feyiz-yâb olabilmek için, bedenî temizlik kadar kalbî temizliğe de riâyet edilmelidir. Aksi hâlde kalbî hastalıklar, insanın Kur’ân’la doğru bir şekilde buluşmasına mânî olur. Bu sebepledir ki Hazret-i Osman d: &lt;strong&gt;&lt;strong&gt;“Eğer gönüller mânevî kirlerden (nefsânî musîbetlerden ve kalbî marazlardan) temiz olsaydı, Kur’ân’ın zevkine aslâ doyamazdı.” &lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de şöyle der: &lt;strong&gt;“Kur’ân’ın mânâsını, ancak hevâ ve hevesini ateşe verip kül etmiş, böylece Kur’ân’ın önünde eriyip kurban olmuş ve rûhu Kur’ân kesilmiş kimseler anlar.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yani Kur’ân-ı Kerîm, kesâfetten arınmış ve nûrâniyete bürünmüş bir gönle sırlarını beyan eder. Bu yüzden, takvâ ölçüleriyle kalbi zarifleştirip Kur’ân’a o hissiyatla yönelmelidir. Zira Cenâb-ı Hak: &lt;strong&gt;“…Allah’tan korkun (takvâ üzere olun!) Allah (size bilmediğinizi) öğretir!..” &lt;/strong&gt;(el-Bakara, 282) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerekir ki, Kur’ân-ı Kerîm, bir fânînin eseri değil, Kâinâtın Halıkı’nın kullarını dünyâ ve âhiret saâdetine erdirmek için lutfettiği hidâyet rehberidir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’den lâyıkıyla istifâde için Mushaf-ı Şerîf’in kapağı, hürmet, tâzim ve edep duygularıyla açılmalı, onu insanlara Rahmân olan Cenâb-ı Hakk’ın öğrettiği şuuruyla ve yeni nâzil oluyormuşçasına bir şevk ve iştiyakla okunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ALLÂH İLE KONUŞUR GİBİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân-ı Kerîm, beşeriyet için Rahmânî sadâları işitmek, ilâhî nefhayı rûhunda hissetmek ve daha bu dünyada iken Allâh ile mükâleme etmenin en feyizli yoludur. Tefekkür, tertîl ve edeple Kur’ân okumak, Allâh ile konuşmak gibidir. Nitekim Efendimiz J de şöyle buyurmuşlardır: &lt;strong&gt;“Sizden birisi Rabb’i ile münâcât ve mükâlemeyi (O’na yalvarıp O’nunla konuşmayı) severse huzûr-i kalp ile Kur’ân okusun.”&lt;/strong&gt; (Süyûtî, I, 13/360)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’dan lâyıkıyla istifâde edebilmek için ona yüreği açmak îcâb eder. Aksi hâlde bereketli nisan yağmurlarının üzerinden akıp gittiği kayalara hiçbir faydası olmadığı gibi, istifâde kapıları kilitlenmiş kalplere de Kur’ân’dan bir fayda hâsıl olmaz. Belki Kur’ân, böylelerinin hüsran ve dalâletini daha da artırır. Zira Kur’ân’ın rahmeti ve hidâyeti ile buluşamayanlar, tam aksine büyük bir hüsrâna dûçâr olurlar. Nitekim tâbiînin meşhur müfessirlerinden Katâde der ki: &lt;strong&gt;“Kur’ân-ı Kerîm okuyanlar, ya kâr ya da zarar ile kalkarlar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur. &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;«Biz Kur’ân’dan, îmân edenler için bir şifâ ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zâlimlerin de ancak hüsrânını artırır.»&lt;/strong&gt; (el-İsrâ, 82)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple Kur’ân okunurken ona karşı kör ve sağır davranmamak îcâb eder. Kur’ân’ın rûhânî dokusundan hisse alan Hak dostlarının hâlini, âyet-i kerîme şöyle ifâde eder: &lt;strong&gt;“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanlarını artıran ve yalnız Rab’lerine dayanıp güvenen kimselerdir.” &lt;/strong&gt;(el-Enfâl, 2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân istikâmetinde bir hayat yaşamak, her mü’minin vazîfesidir. Aksi hâlde âhirette Rasûl-i Ekrem J Efendimiz’in şefâat-i uzmâsını beklerken O’nun bizden şikâyetçi olması da muhtemeldir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in hilâfına bir hayat yaşayanlar hakkında âhirette Peygamber Efendimiz’in Rabb’ine şikâyette bulunacağı,&lt;br /&gt;âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir: &lt;strong&gt;“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’ân’ı büsbütün terk etti.” &lt;/strong&gt;(el-Furkân, 30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte âhirette bu nebevî itâba dûçâr olmamak için O’na ümmet olmanın gerektirdiği şekilde Kur’ân-ı Kerîm’i mahrecine, tecvîdine riâyetle bol bol tilâvet etmek, derûnundaki mânâlara âşinâ olmak ve duygu derinliği içinde hassâsiyet ve muhabbetle tatbik etmeye gayret göstermek gerekir. Yâni Gazâlî Hazretleri’nin tâbiriyle; &lt;strong&gt;“dil, okumalı; akıl, firâsetiyle tercüme ve tefekkür etmeli, kalp ise hazmedip ders almalıdır.” &lt;/strong&gt;(Bkz. İhyâ, I, 816)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümmetinin Kur’ân-ı Kerîm ile nasıl ve ne kadar alâkadar olduğunun ve kendisinin bu hususta sorgulanacağının endişesi içerisinde olan Peygamber Efendimiz J de bu sebeple en çok Kur’ân talebeleri olan ashâb-ı suffe ile meşgul olurdu. Açlık ve yokluk zamanlarında bile karnına taş bağlayıp onlara Kur’ân tâlim ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah ibn-i Mes’ûd d ashâb-ı suffe talebesiydi. Orada Rasûlullah J Efendimiz’in rahle-i tedrîsinde yetişti. Derdi ki: &lt;strong&gt;“Bize Allah Rasûlü’nden öyle hâller in’ikâs etti ki boğazımızdan geçen lokmaların zikrini duyuyorduk.” &lt;/strong&gt;(Buhârî, Menâkıb, 25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz’in Kur’ân’ı tâlim husûsundaki gayretini örnek alan sahâbe nesli de Medîne’yi Kur’ân üstadlarıyla doldurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KUR’ÂN’A KARŞI MES’ÛLİYETİMİZ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân-ı Kerîm, kaynağı Cenâb-ı Hak olan dört semâvî kitabın sonuncusudur. Rüşdünü ikmâl etmiş insanlığa Rabb’imizin son çağrısı ve son mesajlarıdır. Hak Teâlâ, gönderdiği kitaplardan yalnızca Kur’ân-ı Kerîm’i kıyâmete kadar koruyacağını taahhüd etmiştir. Bu sebeple bir harfi bile değişmeden aslını koruyan tek ilâhî kitap, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu noktada bizim asıl meselemiz, Cenâb-ı Hakk’ın bu taahhüdüne ne kadar vesîle olabildiğimizdir. Hâlimizi bir gözden geçirmeliyiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân-ı Kerîm ile ne kadar ünsiyetimiz var? Onu ne kadar duygu derinliği içinde okuyabiliyoruz? Peygamber Efendimiz’in ve ashâbın Kur’ân-ı Kerîm karşısında duyduğu heyecanı ne kadar duyabiliyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân-ı Kerîm’i hayatımızın her safhasına intikal ettirebiliyor muyuz? Âile hayatında, komşuluk ve kul haklarında, ticârî hayatta, onu ne kadar kendimize kıstas alıyoruz? Kendimizi zamanın ve toplumun akışından ne kadar mes’ûl görüyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavrularımıza esas tahsil olan Cenâb-ı Hakk’ı tanıma tahsilini verebiliyor muyuz? Kur’ân’ı gönüllere taşıma, onunla istikâmetleri düzeltme husûsunda ne kadar gayret içindeyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayalım ki iki cihan saâdeti, ilâhî bir emânet olan evlâtlarımızı Kur’ân kültüründen nasiplendirmekle mümkündür. En merhametli anne-baba, evlâdını Kur’ân terbiyesiyle asıl istikbal olan âhirete hazırlayan anne-babadır. İnsanın, evlâdına verebileceği en büyük hediye, güzel bir terbiyedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân’ın engin mânâ kevserinden kendisi tatmadığı için evlâdına da tattıramayan anne-babalar büyük bir vebal altındadırlar. Zira mânevî tahsil husûsunda câhil bırakılan, Kur’ân ve Sünnet’in rûhâniyetiyle terbiye edilmeyen evlâtlar, kıyâmet günü anne-babalarından dâvâcı olacaklardır. İbn-i Ömer d der ki: &lt;strong&gt;“Evlâdını iyi terbiye et. Zira bundan mes’ulsün. «Terbiyesiyle ilgili olarak ne yaptın, neler öğrettin?» diye hesaba çekileceksin.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur: &lt;strong&gt;“Çocuklarınızı üç hususta yetiştirin: Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’ân kıraati... Çünkü hamele-i Kur’ân (Kur’ân’ı öğrenen, öğreten ve bu yolda hizmet edenler), hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, peygamberler ve Hak dostları ile birlikte Arş’ın gölgesindedirler.” &lt;/strong&gt;(Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I, 226)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla evlâtlarına Kur’ân rûhâniyetiyle güzel bir terbiye verebilmek, sâlih mü’minlerin en mühim meselelerinden biridir. Nitekim devrin siyâsî çalkantıları içerisinde zindana düşmüş olan Emevîlere, 2. Abbâsî halîfesi Ebû Câfer Mansur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“–Zindanda size en zor gelen şey nedir?” &lt;/strong&gt;diye sordurur. Onlar da:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“–Çocuklarımızın terbiyesinden mahrum kaldık.” &lt;/strong&gt;cevâbını verirler.4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla fırsat elden gitmeden evlâtlarımızı Kur’ân’ın feyz ve rûhâniyetiyle yetiştiremezsek, yarın kabrimizde ağır bir nedâmetle baş başa kalacağımızı unutmamalıyız. Bunun için de evlâtlarımızla vaktinde güzelce alâkadar olmalı, onların tertemiz yüreklerine Allah ve Peygamber sevgisini, Kur’ân ve Sünnet kültürünü aşılamalıyız. Mârifetin iltifâta tâbî olduğu gerçeğinden hareketle, yavrularımızda mânevî güzelliklerin neşv ü nemâ bulması için onları hediye ve iltifatlarla teşvik etmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Mâlik Hazretleri der ki: &lt;strong&gt;“Ben her hadis ezberlediğimde, babam bir hediye verirdi. Öyle bir zaman geldi ki, babam hediye vermese bile hadis ezberlemek bende bir lezzet hâline geldi.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İmam Ebû Hanîfe de, oğlu Hammâd Fâtiha Sûresi’ni öğrendiğinde, hocasına beş yüz dirhem vermişti. O zaman bir koç, bir dirheme satın alınıyordu. Hocası bu cömertliği fazla buldu. Çünkü çocuk yalnızca Fâtiha Sûresi’ni öğrenmişti. Bunun üzerine Ebû Hanîfe Hazretleri şöyle dedi: &lt;strong&gt;“Yavruma öğrettiğin sûreyi küçük görme! Eğer yanımda bundan daha fazlası olsaydı, Kur’ân’a hakkıyla hürmet edebilmek için onu sana hediye ederdim.”&lt;/strong&gt;5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahaddîn-i Eyyûbî de, kışlada dolaşırken babasının önünde Kur’ân okuyan bir çocuğa rastlamıştı. Çocuğun okuyuşunu beğendi ve ona yaklaşarak kendi yiyeceğinden bir parça verdi. Ayrıca kendisine âit olan tarlanın bir kısmını o çocuk ve babası için vakfetti.6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar, anne-babalar için evlât terbiyesinde örnek alınması gereken güzel numûnelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân eğitimi için bilhassa yaz tatilleri de iyi değerlendirilmelidir. Evlâtlarımızı Kur’ân kurslarına veya camilere göndermekle yetinmemeli, anne-babalar olarak onların durumunu dikkatle takip etmeliyiz. Kur’ân kültürünün ne seviyede, îtikad ve fıkıh bilgisinin ne durumda olduğunu sık sık kontrol etmeli, gösterdiğimiz alâka ile onları dâimâ teşvik etmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne mutlu evlâtlarını Kur’ân’ın feyz ve rûhâniyeti içinde yetiştirerek Kur’ân’ın ve Rasûlullah J Efendimiz’in şefâatine nâil olan anne-babalara!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz, Kur’ân’dan nasipsizlik sebebiyle harâbelere dönen kasvetli kalplerin ağır yükünü taşımaktan bizleri muhafaza buyursun. Cümlemizi, Kur’ân’ın şifâ, hidâyet ve rahmetiyle buluşup huzur içinde vuslat-ı ilâhîye koşan bahtiyar kullarından eylesin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âmîn!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar: 1) Bkz. Heysemî, VII, 165. 2) Vâkıdî, Meğâzî, Beyrut 1989, III, 1003. 3) Bkz. Deylemî, I, 284/1112; Ali el-Müttakî, I, 555/2488. 4) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, I, 381. 5) Ebû Gudde, Fethu Bâbi’l-İnâye, s. 19; Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, s. 119-120. 6) Bundârî, Ebû’l-Feth Ali, en-Nevâdiru’s-Sultâniye (Sîretü Salâhuddîn), s. 9; Muhammed Nûr Süveyd, a.g.e, s. 120&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ALTINOLUK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sayı:208 Haziran 2009&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından –20- Kur’ân Ehli Olmak&lt;/strong&gt;" başlığıyla yayınlanan makaleleri..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-430383077642197407?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/430383077642197407/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/ashabul-kuran-olmak-osman-nuri-topbas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/430383077642197407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/430383077642197407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/ashabul-kuran-olmak-osman-nuri-topbas.html' title='Ashabu&apos;l Kur&apos;an Olmak / Osman Nuri Topbaş'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sk3MGQcYEUI/AAAAAAAAAQA/zDp3KSoasdE/s72-c/5027_1167729439227_1407672155_461639_8185009_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-712155347615551273</id><published>2009-07-01T15:16:00.000-07:00</published><updated>2009-07-01T15:18:45.845-07:00</updated><title type='text'>BİR KARŞILAŞTIRMA / Melih Cevdet Anday</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkvgwVz6HaI/AAAAAAAAAP4/3JECgaZv8WE/s1600-h/melih_cevdet_anday.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 220px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkvgwVz6HaI/AAAAAAAAAP4/3JECgaZv8WE/s320/melih_cevdet_anday.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353619703153171874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sağcı olmak, iyi ozan, iyi romancı olmaya engel değildir Batı’da; çok sevdiğim İngiliz ozanı Eliot, dinde katolik, politikada tutucu, yazında klâsikten yana olduğunu söylerdi. Örnekler çoğaltılabilir, ama benim bugünkü konum için şu kısa giriş yeterlidir sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim sağcı yazınımıza bir göz atmak istiyorum da, iyi niyetli ve nesnel davranacağımı anlatmak için büyük bir çağdaş ozanı örnek getirdim. Ancak bizde sağ yazın ile sol yazın arasında, beğeni açısından bile kapanmaz bir uçurum olduğu kanısının yaygınlığını bilmez değilim. Zaman zaman düşünmüşümdür, niçin böyle oluyor diye; yazın gibi, sanat gibi yüce uğraşların büyüsü, toplumsal görüşlerdeki ayrılıkların üstüne çıkılmasını sağlayamaz mı? Bir gözleme girişeyim dedim... A, bir de ne göreyim, uçurum muçurum şöyle dursun, inanılmaz benzerliklerle karşılaşmayayım mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağcı gençlerin çıkardığı, yedinci sayısı Şubat ayında yayımlanmış olan aylık “Edebiyat” dergisinin yedi nüshasını ve yine bu derginin yayımladığı kitaplardan ikisini edindim, iyice okudum. Önce şunu söyleyeyim ki, durumun sevindirici yanı bu genç sağcıların, şiirde olsun, düz yazıda olsun Türkçe sözcük kullanmaya çok önem vermeleridir. Gerçi kimi yazılarda dilimizin solcular elinde bozulduğu üstüne bir takım sözler edilmiş ama, ideolojik ayrımın kesinliğinden ötürü o kadarcık zorlamayı bağışlayabiliriz. Ama şu son yıllarda sanırım özellikle sol yazarların pek düşkün oldukları “ve de” sözüne onlar da bayılıyorlar. Neredeyse tanımayacak gibi oluyorsunuz. Sonra bu gençler, “yabancılaşma” terimini de sık sık kullanıyorlar, yanlış kullanıyorlar ama olsun, solda da çoğu kez yanlış kullanılmıştı o sözcük. Sağcı gençler “Batılılaşma” anlamını vermişler o sözcüğe. Dirençle üzerinde durdukları bir savdır bu, bizim toplumumuz Tanzimat’la bozulmaya, yozlaşmaya başlamış, Batı’ya öykünme, “yabancılaşma” bizi çökertmiş, zayıf düşürmüş, kendi uygarlığımızdan yoksun bırakmış. Batılıların oyununa gelmişiz. Sayın Nuri Pakdil, “Batı Notları” adlı gezi kitabında, “Okullarımız, Batı övgüsünü ödev bilmiş öğretmenlerle doluydu, kafalarımız artık duymayacak değin şişerdi, Türk yazarlarını değil, Batı yazarlarını salık verirlerdi bize” diye yakındıktan sonra şunu ekliyor: “1923 devriminden beri boynumuz ağrıdı Batı’ya bakmaktan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, kimi solcularımızın “Kültür emperyalizmi”, “Batı öykünmeciliği” diye yakındıkları da bu değil midir? Dahası, Kemal Tahir’le birlikte, Tanzimat’tan bu yana bütün yenileşme akımlarını yerenler, açıkça Osmanlı’yı övenler bu düşüncede değiller midir? Sürdürelim Sayın Pakdil’in dediklerini: “İkinci Abdülhamit’in 1876-1909 arasında uyguladığı dış politikanın dünya barışı için önemi, yıllar geçtikçe iyice anlaşılıyor... Ne var ki, devletin İkinci Abdülhamit’ten sonra, sonsuz bir hızla parçalanışındaki etkenler ve bu etkenlerde payı olan kişiliklerin, adları neye çıkmış olursa olsun, birer yurt düşmanı ve talancı oldukları gerçeği sürekli gizli tutulamamaktadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi solcuların Atatürk’e yakıştırdıkları suçlar da bu biçimde dile getirilmiyor muydu? Onlara uymayan aydınlar kandırılmış, koşullandırılmış sayılmıyor muydu? İşte Sayın Pakdil de şöyle diyor: “Yabancılaşmış Türk aydınları, yurt düşmanları ile birlik olup tuzak üstüne tuzak kursalar da uygarlığımıza dönüş eylemi durdurulamayacaktır.” Ya da şu sözler : “Uygarlığımızın özündeki ülkü -ki buna yerli düşünce diyoruz - Türk halkının gönlünde canlı, yeni ve hiç bozulmamış biçimde duruyor... Cumhuriyet yönetimi batılılaşmayı amaç edinmişti, ne var ki bu yöneliş Türk ulusunun uygarlık değerleriyle çelişiyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya değin benzerlik iyi ya, Bay Pakdil kendi yöntemlerini salık verince işin rengi biraz değişiyor : “Peygamberin hayatı, bu ülkünün hangi yöntemlerle gerçekleştirilebildiğinin somut örneğidir.” Öncüller, gözlemler arasındaki benzerlik neden benzer sonucu doğurmaz, üzerinde durulmaya değer bir konudur. Ancak sonuca varılırken de öylesine şaşırtıcı düşüncelerle karşılaşıyorsunuz ki, benzerlik yeniden kuruluyor. Bay Pakdil şöyle yazmış: “Tarih bilinci içinde ordu fikrini Necip Fazıl Kısakürek verdi bana. Asker yalnızca bir duygu değil, bir düşünce de oldu. Ondan şunu da öğreniyordum: Mutlak öğretinin öncü gücü ordu olmalı idi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğer bize “ordu millet” dememişler, politika, alt yapı, üst yapı, sağ, sol... derken bakıyorsunuz bütün gözler orduya yönelmiş, bütün umutlar orduya bağlanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine o dizide yayımlanmış olan “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” adlı kitabında sayın M. Akif İnan, Batı uygarlığına yönelişimizi şu biçimde acı acı eleştiriyor: “Batı’ya bağlı olarak yapılan devrimlerde, bu devrimlerin entellektüel ekibi olan sanatçılar bir yanda, yapılması gereken devrimlerin kendi milli hususiyetimizden devşirilmesini öngören yerli düşünceye bağlı sanatçılar öte yanda, Türk edebiyatının kubbesi altında kıyasıya savaş vermişlerdir.” Sonra şu sözleri ekliyor : “Kişiliğini tamamlamış yeni bir medeniyet içindeki yerini kesin olarak almış, her alanda en olgun eserlerini vermiş, kısacası millet olma vasfını kazanmış olan toplumun, içinde bulunduğu bu medeni durumdan koparılarak, bir başka medeniyet dünyasına itilmesi, onun bütün varlığını hiçe saymak, onu bir maceraya sürüklemektir. Bizim bilhassa Tanzimat’tan beridir toplumca uğradığımız işte böyle bir macera olmuştur.” Ve sonunda verilen yargı şu: “Biz Batı medeniyetinden değil, Türk - İslâm medeniyetindeniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha bitmedi; çağdaş ve yeni anlayışlarla ortaya çıkarılan sanat ürünlerini, halk bir şey anlamıyor diye “yozlaşmış, koşullandırılmış sanat” olarak adlandırma eğilimindeki kimi solcu görüş, Sayın İnan’da şu anlatımı bulmaktadır: “Böylesine ters şartlandırılmış bir neslin ortaya koyacağı sanatın da yine halkla ilişki kuramayacağı tabiidir. Bin yıldır bağlı bulunduğumuz bir medeniyete ve onun sanat geleneğine aykırı olarak kurulmaya çalışılan bu şartlanmış sanatın milli esprimize aykırı oluşu, sanatçı ile milleti ve dolayısıyla edebiyatçı ile okuyucuyu birbirine küstürmüştür.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba sol mu sağı, yoksa sağ mı solu etkiledi de bu buluşma gerçekleşti diye soruyorum kendi kendime. Yoksa bu benzerlikler aynı koşullar içinde bulunmanın olağan sonuçları mıdır? Peki, şunu da söyleyebilir miyiz : Bizde bir sağ-sol karşıtlığı yoktur gerçekte. Başka bir deyişle, çoğunun doğru olarak ortaya konduğu gibi, karşıtlık, dinci görüş ve sol arasında değil, burjuva - kapitalist görüş ile sol görüş arasındadır. İyi ama, bu gençler kendilerine niçin “sağ” diyorlar? Şu soru da çıkıyor ortaya : Dinci bir toplum kurmak eğilimi “sol” bir eğilim sayılabilir mi? Sayılabilirse, demek koalisyon hükümetimiz, bu gerçeklerin, bu benzer koşulların doğurduğu olağan bir güçtür, sağlamlığı oradan geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Edebiyat” dergisindeki şiirleri de okudum, 1960 kuşağının solcu ozanlarının yazdıklarından hiç bir ayrım göremedim doğrusu, biçim olarak da, deyiş olarak da benziyorlar birbirlerine. Peki, hani öz, biçimi belirlerdi? Demek biçim, söyleyiş özellikleri, bütün bir dönemi, sağı ile, solu ile bütün bir kuşağı kavrıyor, dünya görüşlerindeki karşıtlık, bizim onları salt şiir açısından ele almamız engel değildir. Bunu önemli ve ilginç bir olgu saymalı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-712155347615551273?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/712155347615551273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/bir-karsilastirma-melih-cevdet-anday.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/712155347615551273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/712155347615551273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/bir-karsilastirma-melih-cevdet-anday.html' title='BİR KARŞILAŞTIRMA / Melih Cevdet Anday'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkvgwVz6HaI/AAAAAAAAAP4/3JECgaZv8WE/s72-c/melih_cevdet_anday.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8331942682972646485</id><published>2009-07-01T05:53:00.000-07:00</published><updated>2009-07-01T06:00:25.492-07:00</updated><title type='text'>Delik Kova / Murat Çiftkaya</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sktd5aUYZCI/AAAAAAAAAPw/aEjIyzJWUgw/s1600-h/kova.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 268px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sktd5aUYZCI/AAAAAAAAAPw/aEjIyzJWUgw/s320/kova.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353475822958699554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BİR ZAMANLAR efendisinin evine her gün nehirden su taşıyan bir köle vardı. Köle boynunda taşıdığı bir sopanın iki ucuna birer kova asar, bu kovaları nehirden aldığı su ile doldurur ve eve getirirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kovalardan birisi birkaç yerinden delinmiş eski bir kovaydı. Dolayısıyla, nehirde ağzına kadar doldurulan suyun ancak yarısını tutabilirdi eve kadar. Diğeri ise yepyeni ve sağlam bir kovaydı. Suyu hiç sızdırmadan taşırdı. Tam iki yıl bu böylece devam etti. Sucu köle nehirde iki tam kova dolduruyor, efendisinin evine geldiğinde ise geriye sadece bir buçuk kova su kalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deliksiz kova bu başarısıyla gurur duyuyor ve “Ben işimi tam görüyorum” diyerek böbürleniyordu. Zavallı delik kova kusurundan dolayı utanıyor ve kendisinden beklenenin sadece yarısını yapabildiği için hep üzülüyordu. İki yıl boyunca deliğinden su sızdırmayı içine sindiremediği için, bir gün dile gelip nehir kenarında sucuya şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey sucu insan! Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye ki?” diye sordu sucu. “Neden utanıyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki yıl boyunca, yan tarafımdaki çatlaklar yüzünden sular akıp gitti ve yükümün sadece yarısını efendinin evine götürebildim. Benim kusurum nedeniyle sen de gayretlerinin karşılığını tam alamıyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sucu eski delik kovaya acıdı ve şefkatli bir sesle şöyle dedi: “Efendinin evine dönerken, yol kenarındaki çiçeklere bir dikkat et istersen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de, tepeye çıkarken, delik kova yol kenarındaki enfes yaban çiçeklerini gördü; bu onu birazcık neşelendirdi. Ama yolun sonunda yine kederlendi, çünkü yükünün yarısını yine çatlaklardan akıtmıştı. Bu başarısızlığından ötürü sucudan yine özür diledi. Ama sucu kovaya şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yolun sadece senin tarafında çiçekler açtığını, diğer tarafında hiç çiçek olmadığını fark etmedin mi? Bu neden böyle biliyor musun? Ben senin delik olduğunu baştan beri biliyordum ve bundan faydalanmak istedim. Senin tarafındaki yol kenarına çiçek tohumları ektim. Ve her gün dereden dönerken onları sen suladın. İki yıl boyunca bu güzel çiçeklerle efendimin masasını süsleyebildiysem, bu senin sayende oldu. Yani senin sayende efendimin odası bu çiçeklerle böylesine güzelleşti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir delik kovayız, adandığımız yolda. Ya da olmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de, ettiğimiz hizmetin fark ettiğimizden fazla olduğunu bilmeden yürümeliyiz doğru bildiğimiz yolda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıcın iki keskin ucu gibidir halimiz. Ya da, iki yanı uçurum dar yolda yürür gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanımızda, eksiğimizi ve kusurlarımızı bahane eden ümitsizlik uçurumu ağzını açmış bekler; öte yanımızda, elimizden çıkar görünen iyilikleri ve hizmetleri kendinden bilen benlik ve gurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de yakar, ikisi de bitirir hizmetimizi, iyiliklerimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümitsizlik “Senden adam olmaz, ne işe yararsın ki!” deyip iyilikten ve hizmetten kesmeye çalışır elimizi. Az’a razı olmayan ümitsizlik, az olanı da yok eder. Ve insan en başta kendine yazık eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emaneti sahiplenen gururumuz ise, hizmetimizin güzelliğini çalıp götürür, geriye niyeti bozuk bir amel, ruhu yitmiş bir bedene benzer bir iş kalır elimizde. Var’ı yok, güzeli çirkin eyleyen bir hale düşeriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa delik kova, bütün eksik-gediğimize rağmen yolumuzda yürüyebilmeyi ders verir bize. Kusurumuz tevazumuza vesile olur, kibirden alıkoyar. Tevazumuz, az olanı çoğaltır; güzel olana ayrı bir güzellik katar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki amelleri güzel amel eyleyen niyetse, hizmetleri başarıya ulaştıran da tevazu ve farkında olmayıştır. Delik kova gibi kusuruna rağmen ümidini yitirmeyiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz işimize bakalım. Varsın, tevazumuzla ve mahviyetimizle hangi gönüllerde çiçekler açılmasına vesile olduğumuzu bilmeyelim. Ama, tevazuyla yaptığımız küçük bir hizmetin mağrurane yapılan büyük bir “hizmet”ten daha büyük ve bereketli olduğunu bilelim, bu yeter!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05/03/2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net,&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8331942682972646485?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8331942682972646485/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/delik-kova-murat-ciftkaya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8331942682972646485'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8331942682972646485'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/07/delik-kova-murat-ciftkaya.html' title='Delik Kova / Murat Çiftkaya'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sktd5aUYZCI/AAAAAAAAAPw/aEjIyzJWUgw/s72-c/kova.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-1092072927695789525</id><published>2009-06-30T11:00:00.000-07:00</published><updated>2009-07-01T02:37:05.518-07:00</updated><title type='text'>Rasim Özdenören okumak  / Mustafa Oral</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SksuLsv9s5I/AAAAAAAAAPo/-o7_jpVU6uo/s1600-h/resim2.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 284px; height: 215px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SksuLsv9s5I/AAAAAAAAAPo/-o7_jpVU6uo/s320/resim2.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353423360585741202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yedi İklim dergisi editörü Ali Haydar Haksal yaklaşık 30 yıldır yazıyor. Bu süre içinde dergi çalışmalarına ek olarak deneme, öykü, roman ve inceleme alanında yaklaşık 15 kitaba imza attı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haksal, bir süredir edebiyatımızın kilometre taşı hüviyetindeki ustaların düşünce, sanat ve edebiyat dünyamızdaki yeri ve önemi üzerinde duruyor. Bu minvalde Akif Duruşlu Asım , Sezai Karakoç: Eleğimsağmalarda Gökanıtı ve Büyükdoğu Irmağı: Necip Fazıl isimli kitapları yayımlandı. Haksal bu kez Rasim Özdenören: Ruh Denizinden Öyküler isimli kitabı ile okurunun karşısına çıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı hayatında elli yılı geride bırakan Rasim Özdenören, öykücülüğümüzde yerli bir ses olarak özgün bir yerde duruyor. Özdenören, Ruhun Malzemeleri isimli kitabında öyküsünün kaynaklarını ve serencamını anlatmıştı. Ne var ki, birkaç derginin yaptığı özel sayı ve dergilerde seyrek de olsa yayımlanan yazılar dışında -Necip Tosun’un kitabını saymazsak - Özdenören hakkında kitap boyutuna ulaşmış bir yapıta pek rastlayamıyoruz. Haksal’ın elimizdeki kitabı bu anlamda büyük önem arz ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kendi klasiğini oluşturdu &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haksal, kitabında sade, anlaşılır, deneme ile öykü arasında bir dil ile okuruna sesleniyor. Özdenören öyküsünü kah tek tek, kah kitap boyutunda değerlendirerek yazarın öyküsünün izleklerini anlatıyor. Kitabın son bölümünde yayımlanan Rasim Özdenören söyleşisi Haksal’ın kitap boyunca değindiği hususları özetler nitelikte. Haksal, Rasim Özdenören’i edebiyatımızda sadece öykü yazan, öyküyü ciddiye alan, bütün yoğunluğunu öyküye veren ilk yazarlarımızdan biri olarak nitelendiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özdenören kitaplarına girmemiş olan ilk öykülerinde felsefî olmaktan uzak dursa da, zaman içinde sosyolojik ve toplumsal değişimi yakalayan ve felsefi derinliği olan öyküler yazar. Öykünün serencamını iyi takip ettiğinden klasik anlatı tarzına takılıp kalmaz; kendisini sürekli yeniler. Modern bir anlatımla kendi klâsiğini oluşturur. Bundan dolayıdır ki dili hep belli bir düzeyin üzerindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı yazarlar birkaç eseriyle öykü ve sanat yaşamlarının dairesini kurup tamamlar veya çok kısa zamanda dairelerinin içine sıkışıp kalır. Ya da belli bir yaş sınırını aşar aşmaz daireleri kapanır. Oysa Özdenören, her kitabıyla yeni daireler kurar; bir daire tamamlandıktan sonra bir yenisine geçiş yapar. Hem kendi öyküsünün önünü açar, hem de Türk öykücülüğüne yeni kapılar aralar. Bu anlamda Hastalar ve Işıklar, Çözülme, Çok Sesli Bir Ölüm Gül Yetiştiren Adam, Çarpılmışlar, Denize Açılan Kapı başka başka daireleri oluşturur. Kuyu ile başlayan süreçte ise iç içe geçen, birbirinden ayrı, ama birbirini bütünleyen yeni bir süreç göze çarpar. Kuyu, aşkın öyküsüdür. Hışırtı ile başlayan, Toz ile devam eden süreç ise, aşkı konu olarak da doruklaştıran felsefî özellikli öykülerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özdenören’in öyküsünü doğuran ruh ve koşullar onu anlamada en önemli hareket noktalarıdır. Bu ruhun ve koşulların işaretlerini ilk önce Hastalar ve Işıklar kitabında görürüz. Kitap dönemin şiir duyarlığıyla özdeştir. Şiirsel duyarlığın bir başka yansımasıdır. Nitekim burada yakalanan ses, şiirde Üstad Sezai Karakoç’un yaptığını, öyküde onun yapmasına vesile olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özdenören’in Çözülme kitabındaki öyküleri 1970’li yılların ürünleridir. Yazar, Çözülme’de yapı itibarıyla yeni bir başlangıç yapar. Öykülerin geniş bir zaman ve mekân dilimine yayılması, öyküsünün alanının genişlemesini de sağlar. Sosyal olaylar daha belirginleşir. Bir bireyi veya beni ilgilendiren olaylar içten dışa doğru açılır. Gül Yetiştiren Adam ise eserleri içinde sosyal olayları işleyiş bakımından en önde gelenidir. Eserde sosyal olaylar yer almasına karşın, onların keskinliğinden çok anlatımın insan ruhu merkezli olması dikkat çekicidir. Bunun içindir ki, kitap Rasim Özdenören için bir dönüm noktasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denize Açılan Kapı yapı bakımından Hastalar ve Işıklar’a yakın olmasına rağmen, içerik bakımından yeni bir yerde durur. Özdenören bu kitabında Çözülme ve Çok Sesli Bir Ölüm’den sonra yeniden içe döner ve orada derinleşir. Hastalar ve Işıklar’daki derinleşme Denize Açılan Kapı’da farklı bir boyutta tasavvufi bir derinlik kazanır. Özdenören, Toz kitabında deneme ile öykü arasında bir yerde durur. Bütün anlatılar, içten içe birbirini tamamlayan ve güçlendiren öykülerdir. Her metin ayrı tipler ve karakterler etrafında döner. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Haydar Haksal, öykücülüğümüzün zirvesinde bulunan Rasim Özdenören öyküsünün temel dinamiklerini, beslenme kaynaklarını ve koordinatlarını dillendiriyor. Buna Özdenören ile yaklaşık olarak aynı dilden, düşünceden ve medeniyetten beslenmiş olmak da eklendiğinde okuyucunun zihninde bütün boyutları ile olmasa bile ortalama bir Rasim Özdenören resmi beliriyor. Okuyucuya düşen, bu resmin görünen ve görünmeyen taraflarını bir bütün halinde ortaya koyacak okumalar yapmak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-1092072927695789525?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/1092072927695789525/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/rasim-ozdenoren-okumak-mustafa-oral.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1092072927695789525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/1092072927695789525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/rasim-ozdenoren-okumak-mustafa-oral.html' title='Rasim Özdenören okumak  / Mustafa Oral'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SksuLsv9s5I/AAAAAAAAAPo/-o7_jpVU6uo/s72-c/resim2.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-2649726370167397860</id><published>2009-06-26T08:16:00.000-07:00</published><updated>2009-06-26T08:17:35.733-07:00</updated><title type='text'>EYÜP SULTAN SOHBETLERİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkTmiNjzQkI/AAAAAAAAAPg/GxlEbmWAp04/s1600-h/EYUPSULTAN+SOHBETLER%C4%B0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 315px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkTmiNjzQkI/AAAAAAAAAPg/GxlEbmWAp04/s400/EYUPSULTAN+SOHBETLER%C4%B0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351655732652753474" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-2649726370167397860?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/2649726370167397860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/eyup-sultan-sohbetleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2649726370167397860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2649726370167397860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/eyup-sultan-sohbetleri.html' title='EYÜP SULTAN SOHBETLERİ'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkTmiNjzQkI/AAAAAAAAAPg/GxlEbmWAp04/s72-c/EYUPSULTAN+SOHBETLER%C4%B0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-801515451583344987</id><published>2009-06-24T23:55:00.000-07:00</published><updated>2009-06-24T23:57:56.440-07:00</updated><title type='text'>Nuri Pakdil'in Narin Bakışı / Enis Batur</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkMfzm3eeUI/AAAAAAAAAPY/KItFYkhfBpo/s1600-h/nuripakdil+1.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 100px; height: 156px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkMfzm3eeUI/AAAAAAAAAPY/KItFYkhfBpo/s200/nuripakdil+1.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351155753713301826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yaşayan Türk yazarları arasında yazdıklarını en çok merak ettiğim insan Nuri Pakdil. İşin açığı, yalnızca merak değil burada söz konusu olan: Bir o kadar da özlem. Yaklaşık on yıldır tek satırına rastlamadığımız Pakdil, benim gözümde 1970’li yılların en özgün yazın adamlarından biriydi: Kurcalayıcı bakışı, soyadına uygun dili, ince ince yontulmuş üslubu, dünyayı göğüsleyişindeki acılı ama umutlu yoğunluğuyla özel bir yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık ya da örtük, istenmiş ya da istenmemiş bir kılavuzluk konumu da vardı galiba, Nuri Pakdil’in. Edebiyat dergisinin ve yayınlarının farklılığında oynadığı rolü küçümsediğimden değil, beni asıl ilgilendiren, o yönünden çok yazarlığıydı. Denemeleri, oyunları günlüğü, çevirileriyle topyekün bir ustalık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksikliğini duymamın belirgin nedenlerinin başında, gelip geçici bir yazarlık serüveni olmayışı geliyor sanıyorum: Nuri Pakdil’e, bu on yıllık susku döneminin şu noktasında dönüp baktığımda, bir kuyruklu yıldız değil gördüğüm: Bir atımlığına parlamış, söyleyeceğini söyleyerek çekilmiş, kalem kırmış bir yazar olarak göremeyiz Pakdil’i. Susmuşsa, söyleyeceği kalmadığından değil besbelli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden söz almaya hazırlanıyor olabilir mi? Yoksa, yazı dünyasında yolunu sessizce sürdürüp, yayın dünyasının uzağında kalmayı mı yeğliyor? Tahmin yürütmenin uzun boylu bir anlamı yok gerçi, gene de, kirlenen, gitgide kirlenen bir ortamın dışında durarak paklığını koruma çabası verdiği inancı ağır basıyor bende. Nuri Pakdil’i, kültürel bağlamda erozyonun hızlandığı bir dönemde geri çekilmeyi tek doğru çözüm yolu saymış seyrek ermişlerden biri olarak değerlendiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onbeş yıl önce yazmış olduğu bir mektubundan aktarıyorum: “Her şeyden önce, ilişkilerin demokratlaştırılması zorunlu. İlişkiler demokratlaştırılmadan özlerin, içeriklerin, kapsamların konuşulabilirlik şansı kalmamıştır: Çünkü yoğun buzlarla kuşatılmışızdır + bir metrekarede belki on cadı büyü yapan. Tüm engeller, insanları birbirlerinden uzaklaştırmak için çalışıyor: Tüm yeryüzü için duyumsayabildiğim yoğun acı bu. Narin bir bakış gerekli insana yeniden. Yüzüne vurmadan karalarını + kabullerini + redlerini. İnsan aradan ‘çekildiği’ için karanlıktayız. Kendi birikimini insan yine kendisi değerlendirmek zorunda: Sabırla. Ülküler yorgun düştü mü, sanatın damarlarındaki basınç artıyor + şimdi gözlemlenen o hızlı kan dolaşımıdır. Bir an önce ulaşmak isteği. Oysa, hız bilgeliğe karşı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuri Pakdil’in 1976’da yazdığı bu satırların arasından, 1994’e, belki daha da ötesine uzanan suskunluğunun gerekçelerini toplayabilir dikkatli gözler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep düşünmüşümdür: “Sis”i delme uğraşı, savı amacı içinde olan bizler ola ki “Sis”i kalınlaştıranlar olduk. Doğrusunu Nuri Pakdil yaptı, çekilerek, Emin değilim gene de: O narin bakışa en çok şimdi gereksinme duymuyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Milliyet Gazetesi, 16 Ağustos 1994 &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-801515451583344987?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/801515451583344987/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/nuri-pakdilin-narin-baks-enis-batur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/801515451583344987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/801515451583344987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/nuri-pakdilin-narin-baks-enis-batur.html' title='Nuri Pakdil&apos;in Narin Bakışı / Enis Batur'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkMfzm3eeUI/AAAAAAAAAPY/KItFYkhfBpo/s72-c/nuripakdil+1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8648642424356562944</id><published>2009-06-23T12:06:00.000-07:00</published><updated>2009-06-23T13:42:22.538-07:00</updated><title type='text'>ENGİN GÖNÜLLÜ CENTİLMEN / Atasoy Müftüoğlu</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkE-KizLpPI/AAAAAAAAAPQ/mZwZz3jLuP4/s1600-h/cahitzarifoglu.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 196px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkE-KizLpPI/AAAAAAAAAPQ/mZwZz3jLuP4/s200/cahitzarifoglu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350626183153951986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Estetik ve entelektüel bir yozlaşma döneminde, Mavera dergisi kadrosu, estetik/entelektüel yeni bir açılımın, başlangıcın ve duyarlığın ufku oldu. Mavera; edebiyatçılar tarafından, edebiyatçılar için yayınlanan bir dergi yerine, edebiyatçılar tarafından genel okuyucu için yayınlanan bir dergi olmayı başardı. Her ürün, her eser daha çok yazıldığı dönemin ruhunu/özelliklerini yansıtır. Bir eserin/ürünün niteliği önemlidir ancak, bu eseri okurken alacağımız estetik haz da önemlidir. Mavera, yayınlandığı dönemin sorumluluklarını yerine getirmeye çalıştığı gibi estetik beğeniden de ödün vermedi. Mavera; bilgiyle, anlam ve erdemlerle, değerler ve bigeliklerle bütünleşen bir edebiyat akımının ifadesi oldu. Bütün zamanlar boyunca edebiyat/sanat daha çok içsel enginliklerin, ruhsal/duygusal enginliklerin, bilgeliklerin ifadesi olmuştur. Modern zamanlarda, baskıcı/otoriter/ideolojik modernleştirme ve laikleştirme politikalarının her toplumda neden olduğu inanç/ahlak/ruh boşluğu ve çürümesi; sanat /edebiyat aracılığıyla doldurulmaya çalışıldı. Sanat ve edebiyat yeni bir din gibi sunuldu, sanat/edebiyat yeni bir put haline geldi. Aşırı bireysellik çağında, edebiyat/sanat da aşırı bireyselliklerin ve aşırı modaların etkisi altında kaldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavera dergisi kadrosu ve Cahit Zarifoğlu yayın hayatarı boyunca popülizm ile elitizm arasında bir orta yerde durdular. Cahit Zarifoğlu, başkaları için sorumluluk duyan; niteliksel ölçütleri olan; tutkulu çözümler için uğraşan; güvenilir sezgilere sahip olan; entelektüel merak sahibi; zengin bir hayal gücü ve ütopyaları olan; zihinsel ufku ve sınırları geniş; doğal ve sade davranışlara sahip; kendisiyle kolay ilişki kurulabilen, samimi olunabilen; gerçek bir centilmendi. Cahit Zarifoğlu, başkalarını yönetmek isteyen, kendi kendilerini efsaneleştiren, rol yapan ağabeylerden/üstadlardan değildi. Tahammül edilemez kendini beğenmişlikler zamanında Zarifoğlu, diğergamlığı elden bırakmadı. Edebiyat modalarına ve mafyalarına itibar etmedi. Güzel şeyler yapmak için ihtiraslıydı. Dayanılmaz bencillikler dünyasında, başkalarının dünyalarıyla hep ilgili olarak yaşadı. Sessiz kaygıları vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok mükerrem eşiyle birlikte, gönülleri, sofraları, evleri herkese açıktı, özellikle de muhacirlere. Semâhat sahibi oldukları için, cömert oldukları için, evlerinde aylarca kalan Afganlı muhacirler vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zarifoğlu’nun doğal ortamı şiir’di. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat/sanat/şiir konusunda gençlere sabırla yön verdi, yol, yordam öğretti. Gazete yazılarıyla genel okuyucuya da hitap edilebileceğini gösterdi, ancak, kitle yazarı olmadı. Günlükleri çok sıcak ve ilgi çekici oldu. Zarifoğlu, bir yanıyla yenilikçi, bir diğer yanıyla gelenekçi; bir yanıyla Doğu’lu, bir diğer yanıyla Batılı, egzantrik bir kişilikti. Bizler, bir sanat ve edebiyat adamı ile ilgili bir değerlenidrme yaparken, isimleri öne çıkarmaktan çok, eseri ve içeriği öne çıkarmalıyız. Hiç kimseyi ölçüsüzce yüceltmemeli, efsaneleştirmemeliyiz. Kim olursa olsun, karizmatik bir kişiyi efsaneleştirdiğimizde, bu kişi dokunulamaz ve eleştirilemez hâle gelebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit Zarifoğlu bir edebiyat bilgesi gibi hareket etti, gençler için dönüştürücü bir ufuk oldu. Feragat’le çalışan, soylu niyetler taşıyan, tutkulu yoğunluklar içerisinde olan Zarifoğlu’nun daha çok şair kimliği konuşulmalıdır. Soyut ve şifreli bulduğum şiiri hakkında fikir yürütmek istemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit Zarifoğlu ve arkadaşlarının tasavvufi tercihlerini, yorumlarını, yaklaşımlarını anlayamadığımı ve paylaşamadağımı, bu konuda eleştirel bir tavra sahip olduğumu da burada belirtmek isterim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin gönüllü centilmeni Rahmetle ve derin bir özlemle anıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekânı cennet olsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhu aziz olsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ATASOY MÜFTÜOĞLU&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8648642424356562944?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8648642424356562944/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/engin-gonullu-centilmen-atasoy.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8648642424356562944'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8648642424356562944'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/engin-gonullu-centilmen-atasoy.html' title='ENGİN GÖNÜLLÜ CENTİLMEN / Atasoy Müftüoğlu'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SkE-KizLpPI/AAAAAAAAAPQ/mZwZz3jLuP4/s72-c/cahitzarifoglu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-3895669630096600083</id><published>2009-06-22T05:35:00.000-07:00</published><updated>2009-06-22T05:37:51.519-07:00</updated><title type='text'>AHMET OKTAY'IN GÖZÜNDEN</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj97GbqWpvI/AAAAAAAAAPI/DVisgcjfh8c/s1600-h/AhmetoktayB.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 155px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj97GbqWpvI/AAAAAAAAAPI/DVisgcjfh8c/s200/AhmetoktayB.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350130232774272754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;özellikle 1980′den sonra kendini belirginleştiren İslâmcı Şiir’in yükselişine de değinmek istiyorum. Bu şiir, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, İlhami Çiçek, Arif Ay vb. gibi adlarında ve eylemci soldan katılan İsmet Özel’de görüldüğü kadarıyla doğrudan modernist şiirle bağlantılı gibi görünüyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Karakoç’un ilk şiirlerinin İkinci Yeni ile tuhaf bir hısımlığı olduğu söylenebilir. Daha genç şairlerde de günümüz şiirinin soyutlamacı ve imgeci eğiliminin ağır bastığı öne sürülebilir. Ama bu şiir, gündelik yaşamın acılarına, yoksunluklarına ve reel yaşama itirazı ile de dikkati çekmekte, mistik içeriğiyle olduğu kadar siyasal yönsemesi ile de canlılığını kanıtlamaktadır. Bu şiirin evrilmesinin de günümüzün dünyevî/lâik şiirinin evrilmesine bağımlı olacağını düşünmemize izin verecek belirtiler olduğunu söyleyebileceğimizi sanıyorum. Örneğin Necip Fazıl’dakine benzer ’sekter bir dindarlık anlayışı’nın sürekli beyanına rastlanmaktadır. Rahmetli İlhami Çiçek‘in şiirinde gizilgüç halinde bir günah ve zina korkusuna ilişkin imgelere rastlanmaktadır. Korkunun varlığı, söylemek gerekir ki, arzunun varlığının da göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet OKTAY – Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirine Bir Bakış&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-3895669630096600083?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/3895669630096600083/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ahmet-oktayin-gozunden.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/3895669630096600083'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/3895669630096600083'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ahmet-oktayin-gozunden.html' title='AHMET OKTAY&apos;IN GÖZÜNDEN'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj97GbqWpvI/AAAAAAAAAPI/DVisgcjfh8c/s72-c/AhmetoktayB.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-2665199300856895679</id><published>2009-06-22T01:47:00.000-07:00</published><updated>2009-06-22T01:49:02.800-07:00</updated><title type='text'>EY YAHUDİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj9FeWAZ5yI/AAAAAAAAAPA/PumdduNvUaU/s1600-h/Sezai+Karako%C3%A7.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 160px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj9FeWAZ5yI/AAAAAAAAAPA/PumdduNvUaU/s200/Sezai+Karako%C3%A7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350071269945108258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Nihayet Mescid-i Aksa'yı da yaktın ey yahudi&lt;br /&gt;Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi&lt;br /&gt;Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi&lt;br /&gt;Göğe çıktığına inanır inanmaz&lt;br /&gt;Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi&lt;br /&gt;Mescid-i Aksa'yı yaktın ey yahudi&lt;br /&gt;Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi&lt;br /&gt;Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak&lt;br /&gt;gölgesidir ey yahudi&lt;br /&gt;Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,&lt;br /&gt;Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi&lt;br /&gt;Ölüler gibi donmuş bizlere de&lt;br /&gt;Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de&lt;br /&gt;Buzlarımız çözülür ey yahudi&lt;br /&gt;Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi&lt;br /&gt;Şimdi de&lt;br /&gt;Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına&lt;br /&gt;Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin&lt;br /&gt;Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin&lt;br /&gt;Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz&lt;br /&gt;Yakılan ancak taş ve topraktır&lt;br /&gt;Sen asıl kendini yaktın ey yahudi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın&lt;br /&gt;Cehennemleştirdin kendini ey yahudi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kudüs'ü aldıktan sonra&lt;br /&gt;Gazzede yapmadığın işkence kalmadıktan sonra&lt;br /&gt;Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi&lt;br /&gt;Utanmazlığını en son uca çıkardın&lt;br /&gt;Tanrıdan çekinmediğini&lt;br /&gt;İnançsızlığını&lt;br /&gt;Kara yürekliliğini&lt;br /&gt;Zulüm aşkını&lt;br /&gt;Bir kere daha ilan ettin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin&lt;br /&gt;ey yahudi&lt;br /&gt;Sen kutsal Kudüs'ün ruhuna ihanet ettin&lt;br /&gt;Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.&lt;br /&gt;Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir&lt;br /&gt;başına&lt;br /&gt;Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi&lt;br /&gt;Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi&lt;br /&gt;Zebura ihanet ettin ey yahudi&lt;br /&gt;Tevratın ve Zeburun&lt;br /&gt;Musanın Davutun Süleymanın&lt;br /&gt;Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin&lt;br /&gt;Gelmesini bekledikleri&lt;br /&gt;Geleceğini haber verdikleri&lt;br /&gt;Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin&lt;br /&gt;Evrene, insana, yere, göre ışık saçan&lt;br /&gt;Büyük Peygamberin ayak bastığı yere&lt;br /&gt;İmam olup bütün peygamberlere&lt;br /&gt;Namaz kıldırdığı yere&lt;br /&gt;İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi&lt;br /&gt;Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde&lt;br /&gt;çekeceksin ey yahudi&lt;br /&gt;Büyük Peygamberin haber verdiği gibi&lt;br /&gt;Sen cezanı çekerken&lt;br /&gt;En vahşi taşların arkasına saklansan bile&lt;br /&gt;Taşlar olduğun yeri haber verecek&lt;br /&gt;Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi&lt;br /&gt;Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için&lt;br /&gt;Sıkıştığın her sefer seni kurtaran&lt;br /&gt;Seni koruyan&lt;br /&gt;Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı&lt;br /&gt;kabul eden&lt;br /&gt;Kerim, cömert, mert bir ümmet için&lt;br /&gt;İnsanlığın son ümidi bir ümmet için&lt;br /&gt;En büyük kini duymaktasın&lt;br /&gt;O fakir de olsa uludur&lt;br /&gt;O mazlumdur&lt;br /&gt;Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat&lt;br /&gt;taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi&lt;br /&gt;Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir&lt;br /&gt;Kutsal Kudüs kurtulacak&lt;br /&gt;Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten&lt;br /&gt;ve yakuttan&lt;br /&gt;Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir&lt;br /&gt;O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır&lt;br /&gt;Biz istesek bile seni ondan kurtaramıyacağız ey yahudi&lt;br /&gt;Bize bu yapılanı yapan sen değilsin&lt;br /&gt;Biz kendi cezamızı çekiyoruz&lt;br /&gt;Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi&lt;br /&gt;Sana yeryüzü lanet edecektir&lt;br /&gt;Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi&lt;br /&gt;En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sezai KARAKOÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diriliş Sayı 1 Yıl 1969&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-2665199300856895679?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/2665199300856895679/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ey-yahudi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2665199300856895679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2665199300856895679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ey-yahudi.html' title='EY YAHUDİ'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj9FeWAZ5yI/AAAAAAAAAPA/PumdduNvUaU/s72-c/Sezai+Karako%C3%A7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-7108963650488583693</id><published>2009-06-21T23:51:00.000-07:00</published><updated>2009-06-22T00:06:58.433-07:00</updated><title type='text'>'AĞAÇ' VE 'BÜYÜK DOĞU' ETRAFINDA NECİP FAZIL KISAKÜREK' İN DERGİCİLİĞİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj8tjeq0GkI/AAAAAAAAAO4/j136r4p_V2s/s1600-h/B%C3%BCy%C3%BCk+Do%C4%9Fu+ilk+say%C4%B1lar.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj8tjeq0GkI/AAAAAAAAAO4/j136r4p_V2s/s200/B%C3%BCy%C3%BCk+Do%C4%9Fu+ilk+say%C4%B1lar.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350044969890748994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar bugün gücünü televizyonla paylasmak zorunda kalsa da gazete ve dergi belli bir efkâr-i umûmiye (kamuoyu) olusturmada hâlâ etkili ve önemli iletisim vasitalarindandir. Tanzimat'la beraber hayatimiza dahil olan gazetenin hangi ihtiyaçlardan kaynaklandigini, hangi boslugu dolduracagini, kisacasi ne ise yarayacagini Sinasi, Tercüman-i Ahvâl Mukaddimesi'nde (1860) su sözlerle izah eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Madem ki bir heyet-i ictimâiyede yasayan halk bunca vezâif-i kanûniye ile mükelleftir, elbette kâlen ve kalemen kendi vataninin menâfiine dâir beyân-i efkâr etmegi cümle-i hukûk-i müktesebesinden addeyler. (...) Isbu gazete ahvâl-i dâhiliye ve hâriciyeden müntehip bâzi havâdisi ve maârif-i mütenevvia ile sâir mevadd-i nâfiaya dâir mebâhisi nesir ve beyâna vasita olacaktir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnizca sosyal hayatin degisiminde degil Türk edebiyatinin modernlesmesinde de gazete ve dergilerin oldukça önemli bir yeri vardir. Tanzimat edebiyati ile baslayan bu modernlesme sürecinde neredeyse tüm yenilikler gazete ve dergi vasitasiyla gelir, yeni edebiyat gazete ve dergilerdeki tartismalarla sekillenir, edebî eserler çogunlukla yine bu yolla okuyucuya ulasir. Ayrica özellikle Tanzimat dönemi için sunu söylemek gerekir ki edebiyati yenilestirmek isteyen kadro ayni zamanda sosyal hayatiyla, idarî yapisiyla bütün Türk toplumunu yenilestirmeye/degistirmeye  de talip olmustur. Dolayisiyla Issi'nin da belirttigi gibi, “Batili Türk edebiyatinin kurulus zemini olan Tanzimat edebiyatini dogru biçimde temellendirmek isteyen bir arastirmaci, bunun için gazete kavraminin ona sunacagi perspektifi kullanmak zorunda kalacaktir. Ahmet Hamdi Tanpinar'in Tanzimat edebiyatinin ilk dönemi için çerçeve teklif ederken sarf ettigi ‘Bu devirde gazete hemen tüm yeniligi idare eder.' cümlesini de gazetenin yeni edebiyatin temelinde çok önemli bir islevi yerine getirdigi seklinde okumak gerekir.” 1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir Aydin Sorumlulugu Olarak Necip Fazil Kisakürek'in  Dergiciligi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;XX. yüzyil Türk edebiyatinin çok yönlü bir ismi olan Necip Fazil Kisakürek edebiyatçi kimliginin yani sira ayni zamanda ortaya koydugu fikirler manzumesi ve aksiyoner tavri itibariyla da dikkatleri üzerinde toplamistir. Siirlerinde, tiyatrolarinda, hikâyelerinde ve diger eserlerinin yani sira Necip Fazil, zaman zaman günlük gazete seklinde de yayimlanan Büyük Dogu dergisi basta olmak üzere yayimladigi dergilerle, Ibrahim Sinasi'nin yukaridaki cümleleriyle söylersek ‘kâlen ve kalemen kendi vataninin menâfiine dâir beyân-i efkâr etme'ye çalismistir.  Muhteva olarak degil ama en azindan sekil olarak Tanzimat dönemi edebiyatçilari gibi efkâr-i umûmiye olusturucu bir rol üstlenen Necip Fazil bu yönüyle, fildisi kulesine çekilerek yalniz sanatini icrâ ile mesgul olan sanatkârlardan belirgin çizgilerle ayrilir. Destan adli siirindeki “Durun kalabaliklar, bu cadde çikmaz sokak” misrainda da beliren bir edâ ve aydin sorumluluguyla, her seferinde farkli ton ve vurgulamalarla toplumdaki çözülme ve bozulmalari isaretleyerek uyarici; ulastigi ve kabullendigi dogrulari daha çok kisiyle paylasmaya çalisarak yönlendirici bir tavir sergilemistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydinlara özgü üst seviyede duydugu sorumluluk bilinciyle Necip Fazil, kimi zaman siyasî (Büyük Dogu) kimi zaman edebî (Agaç) kimi zaman da mizahî (Borazan) yönü agir basan dergilerle, bir aydin olarak uyarici ve yönlendirici görevini yerine getirmek için bir anlamda kendine konusma zemin(ler)i olusturmustur. Bu yazi, baslikta da belirtildigi üzere Necip Fazil'in dergiciligini Agaç ve Büyük Dogu etrafinda degerlendirmeye çalisiyor. Bu  ikisi disinda Necip Fazil imzali üçüncü bir dergi olan Borazan, oldukça kisa ömürlü (Kasim–Aralik 1947'de yayimlanan toplam üç sayi) mizahî dergidir. Zaten bu dergi, Büyük Dogu'nun 72. sayisi (14 Kasim 1947) sonrasinda yayimina ara verilmesi sebebiyle geçici bir dergi (ara dergi, ara çözüm) olarak yayimlanmis, Büyük Dogu'nun yeniden yayin hayatina dönmesiyle (26 Aralik 1947) kapanmistir. Necip Fazil'in bu derginin kapanisi ile ilgili sözü de zaten bu derginin geçici bir dergi (ara dergi/çözüm) oldugunu açikça ortaya koyar: “Ziyafet masasina prens gelir gelmez, yaver temsil mevkiini terketti.”2 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Agaç Dergisi&lt;/strong&gt;(14 Mart 1936 – 29 Agustos 1936)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Necip Fazil'la birlikte Agaç dergisinin çekirdek kadrosunu da teskil eden Ahmet Hamdi Tanpinar ve Ahmet Kutsi Tecer kendi isimlerinin bas harflerinin karistirilmasindan olusan KAFHAN adli bir dergi çikarmayi düsünürler 3. Bu dergi çikmaz ama bu birliktelik 14 Mart 1936'da ilk sayisi yayimlanan Agaç dergisinde 29 Agustos 1936 tarihine kadar toplam on yedi sayi boyunca devam eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Mart 1936 tarihli ilk sayisinda Necip Fazil derginin ismini söyle izah eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adimizi Agaç koyuyoruz. Düsünüyoruz ki güzel ve sonsuz tabiatta, büyüklügü, olgunlugu, erginligi, bir kelimeyle perfeksiyonu ondan daha iyi gösterecek bir örnek bulunamaz. Agaç, madde ve ruh gibi her seyin bir dis ve bir iç yüzünü toprak üstünde ve toprak altindaki gür  ve dolasik varligi ile çizgi ve biçime sokmus bir semboldür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Agaç bize dünyaya geldigimiz günden bugüne kadar içimizi dolduran anlama ve arama sikintisinin dehsetli anatomisi hâlinde görünüyor. Gözlerimiz ona daldigi zaman garip bir rontken isigi altindaki ruhumuzun bin bir kollu iskeletini görmüs gibi ürküyoruz. Sanki bu fevkalâde sahsiyetin hendesesindeki nizamla, içinde Allah'in sirlari yatan ruhumuzun hasret çektigi nizam arasinda gizli bir yol meydana çikiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapak hariç on alti sayfadan (1 forma) ibaret olan Agaç dergisi daha çok sanat ve fikir dergisi görünümündedir. Derginin logosunda bulunan ‘Sanat–Fikir–Aksiyon' ibaresi de bu görünümü izah eder. Zaman zaman degismekle birlikte derginin yazar kadrosunda devrin önde gelen sanatkâr ve fikir adamlarinin isimleri yer alir: Abdülhak Sinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpinar, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip Diranas, Asaf Hâlet Çelebi, Bedri Rahmi Eyüboglu, Burhan Toprak, Cahit Sitki Taranci, Cevdet Kudret Solok, Ertugrul Muhsin, Falih Rifki Atay, Feridun Fazil Tülbentçi, Fikret Adil, Hasan Âli Yücel, Hilmi Ziya Ülken, Kenan Hulusi Koray, Mazhar Sevket Ipsiroglu, Mehmet Karasan, Mustafa Nihat Özön, Mustafa Sekip Tunç, Nahit Sirri Örik, Nasuhi Baydar, Peyami Safa, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyüboglu, Sabri Esat Siyavusgil, Sait Faik, Salih Zeki Aktay, Samet Agaoglu, Suut Kemal Yetkin, Sevket Rado, Zahir Sitki Güvemli, Zeki Faik Izer, Ziya Osman Saba, Ziyaeddin Fahri Findikoglu...4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agaç yukaridaki sanatkâr kadrodan da anlasilacagi gibi edebî türler açisindan oldukça zengin, edebiyatin yaninda diger güzel sanatlarla da yakindan ilgilenen bir dergidir.5 Sinemadan tiyatroya, resimden fresk sanatina, müzikten fotografa kadar bütün güzel sanatlari kucaklama gayreti hissedilen Agaç'ta bütün sanat dallari ve bu sanat dallarinin bütün meseleleri üzerine gerek telif gerekse tercüme yazilar yayimlanmistir. Bu yazilarin hepsini burada saymak mümkün degil ama birkaç yazi basligini hatirlatmak bile Agaç'in  bu alanda ne kadar zengin bir koleksiyon oldugunu gösterecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat Dünyasi (Mustafa Sekip Tunç), Romanimizin Hâli (Burhan Toprak), Roman (François Mauirac, Çev: Burhan Toprak), Sarlo ve Son Filmi (Fikret Adil Kamertan), Tiyatro Kültürü (I. Galip Arcan), Kendine Yeten Sanat (Suut Kemal Yetkin), Türk Orta Çag Sanatkâr ve Entellektüeline Kisa Bir Bakis (Necip Fazil Kisakürek), Resim Nedir (Nurullah Cemal Berk), Dil Isleri Üzerinde (Falih Rifki Atay), Tanzimat Sanatkâr ve Entellektüeline Kisa Bir Bakis (Necip Fazil Kisakürek), Müzikte Madde ve Problem (Cevat Memduh Altar), Klasizma ve Klasikler (Salih Zeki Aktay), Resim Sanati (Suut Kemal Yetkin), Orkestra Artistlerimiz (Mahmut Ragip Kösemihal)...6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Nisan 1936'ya kadar Ankara'da yayimlanan derginin altinci sayisinin arka kapaginda “A⁄AÇ Istanbula gidiyor. Materyel, personel ve idare bakimlarindan, daha mükemmel unsurlar, daha genis bir organizasyon ve daha hâkim sartlar özleyen A⁄AÇ, bu sayisindan sonra hemen tirene atlayip Istanbul'a gidecek ve bir iki haftalik bir vakfeden sonra daha büyük bir hizla hedefine atilacaktir.” notuna rastlanir. 14 Mart 1936 – 18 Nisan 1936 tarihleri arasinda her cumartesi düzenli olarak okuyucusuyla bulusan Agaç dergisinin Istanbul'daki ilk sayisi (Sayi:7), bir önceki sayidan hemen hemen bir ay sonra 16 Mayis 1936'da yayimlanir. Bu sayiyla birlikte dergi kapaginda yerli ve yabanci sanatkârlarin resimlerine, heykellerine ve kapagin sag üst kösesinde de Istanbul ifadesine rastlanir. Agaç dergisi Istanbul'daki ilk sayisinda yasanan gecikme hariç on dördüncü sayiya kadar düzenli olarak yayimlanir. On besinci sayisi iki hafta gecikmeli olarak yayimlanan dergi 25 Temmuz 1936'da on altinci sayisini, yaklasik bir ay sonra da (29 Agustos 1936) on yedinci ve son sayisini yayimlayarak yayin hayatini noktalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazil Kisakürek'in bütün mücadele hayati içerisinde yalitilmis, özel ve küçücük bir ada görünümünde olan derginin basyazilari ve özellikle de dördüncü sayida baslayip onuncu sayiya kadar süren Manzara'lar bir anlamda Büyük Dogu'yu haber veren denemeler olarak kabul edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Büyük Dogu Dergisi&lt;/strong&gt;(17 Eylül 1943 – 5 Haziran 1978)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Büyük Dogu dergisi Agaç dergisine nazaran daha uzun soluklu fakat zaman zaman kapanan/kapatilan, politik yönü de agir basan hareketli bir dergidir. Agaç dergisinden farkli olarak  Büyük Dogu'da günlük siyasî olaylardan ilmî–teknolojik  gelismelere, modadan üniversite sorunlarina, dinî duyarliklardan tarihî olaylara kadar pek çok konuya yer açilir. Belli bir bakis açisiyla ele alinan meseleler bazen öyle ansiklopedik bir üslûpla islenir ki bu durum Büyük Dogu'nun bazi sayfalarinin kimi zaman bir ansiklopedi maddesine dönüsmesine sebep olur. Birkaç ayrintiyi kenarda tutarak ‘sanat' temeli üzerine bina edildigini kabul edebilecegimiz Agaç dergisi bu yönüyle Büyük Dogu dergisinden temel yönelimler/kaygilar açisindan bakildiginda tamamen farkli bir yerde durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Dogu, adindan da anlasilacagi gibi sadece bir dergi degil bir davanin somutlasmis hâli, kisacasi Necip Fazil'in her türlü zorluga gögüs gererek tasidigi bir bayraktir ve Necip Fazil'in sahsina özgü özellikleri bünyesinde barindirir. Necip Fazil'in edebî kimligi sayesinde, siyasî ve güncel olaylara egilmesine ragmen Büyük Dogu devrin diger siradan haber dergilerinin arasindan siyrilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Dogu'nun ilk sayisi 17 Eylül 1943'te yayimlanir. Otuz sayi süren bu ilk devrede dergi daha çok haftalik siyasî bir mecmua seklinde tasarlanmis izlenimi vermektedir. Günlük, haftalik ve aylik olmak üzere farkli periyotlar hâlinde, kimi zaman bir dergi kimi zaman da bir gazete özelligi gösteren Büyük Dogu, 1943–1978 yillari arasinda belli araliklardan olusan dönemlere bölünerek –fasilalarla– yayin hayatini sürdürmüstür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Dogu yayimlandigi yillarda güçlü bir kamuoyu olusturucudur. Zaman zaman yüz binlerle telâffuz edilebilecek okuyucuya ulasmistir. Bu sayi, bugün bile göz ardi edilemeyecek ölçüdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Dogu dergisini, kendi isminden baska bir kelimeyle (Agaç: sanat ya da Borazan: mizah... gibi) izah etmek oldukça zordur. Zira Büyük Dogu birçok dergi formatini (siyasî, edebî, fikrî, aktüel vb. gibi) bünyesinde barindirir. Prof. Dr. M. Orhan Okay, Büyük Dogu dergisi ile ilgili yazdigi bir yazi için seçtigi baslikta bu dergiye birçok cepheden bakilabilecegini (bakilmasi gerektigini) sezdirmek ister gibidir: Siyâsî ve Fikrî Yazilarin Disinda Büyük Dogu.7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasî kimligi yüzünden etrafinda kalin çizgiler olusan Büyük Dogu edebî bir gözle okundugunda dönem dönem degisen farkli tablolar çikar ortaya. Çünkü dergi bazen neredeyse bir siyasî dergi olarak yayimlanmaktadir. Bu sebeple Büyük Dogu'nun, belli bir siyasî kamplasmadan çekinen edebî kadroyu ürkütmüs oldugu da söylenebilir. Ancak Necip Fazil'in dillerde dolasan birçok siiri, tefrika hâlindeki hikâye ve tiyatrosu gibi devrin birçok sanatkarinin eserleri de Büyük Dogu'da yayimlanmistir. Bu isimlerden bir kismini saymak fikir sahibi olmak için yeterli olacaktir sanirim: Ahmet Adnan Saygun, Avni Altiner, Bedri Rahmi Eyüboglu, Burhan Toprak, Cavit Yamaç, Celâl Silay, Cemal Tollu, Ekrem Resid, Emin Ülgener, Fahri Erdinç, Faik Baysal, Fazil Hüsnü Daglarca, Fikret Adil, Gavsi Ozansoy, Ilhan Berk, Iskender Fikret, Mahmut Yesari, Mesut Cemil, Nizamettin Nazif, Nurettin Sevin, Nurullah Berk, Oktay Akbal, Özdemir Asaf, Peyami Safa, Riza Beser, Sabahattin Kudret Aksal, Sabahattin Teoman, Sait Faik, Salih Zeki Aktay, Selçuk Milâr, Vecdi Bürün, Yusuf Mardin, Zahir Güvemli, Zeki Faik, Ziya Osman Saba, Ziya Yamaç...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazil Kisakürek sanatkârliginin yani sira aksiyoner tavriyla da dikkat çeken bir fikir/dava adamidir. Onun dergiciligine büyük anlamda bu pencereden bakmak yerinde olur. Edebiyat sahasinda erken yasta rüstünü ispatlayan ve hakli bir söhrete kavusan Necip Fazil, kendi fildisi kulesine çekilmek yerine kalemini toplumu uyarici, aydinlatici ve yönlendirici bir sorumluluk bilinciyle milletin dertlerini terennüm edecek sekilde kullanmis, bütün ömrünü oldugu gibi Büyük Dogu dergisini de bu terennümlerle besteledigi sarkiya adamistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki dergiye yakindan bakildiginda, bu dergilerin her birinin Necip Fazil'in birbirinden farkli ancak hepsi bir potada eridiginde bütünlenen sahsiyet özelliklerinden derin izler tasidigi hemen fark edilir. Büyük Dogu, daha çok idealist ve aksiyoner kimligini vurgulayici izler tasirken, Agaç güzel sanatlarin bütün dallarini kucaklayan yönüyle Necip Fazil'in estet kimligini vurgular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazil Kisakürek'i bir insan, bir sair, bir aksiyoner, bir aydin ve fikir adami olarak anlamanin yolu elbette eserlerini okuyup anlamaktan ya da  mücadelelerle dolu hayat hikâyesini ögrenmekten geçer. Necip Fazil dergiciligi onun taskin mizacini da içerir, dolayisiyla Agaç'a, Büyük Dogu'ya ve hatta Borazan'a bir de bu gözle bakmak gerektigini kaydetmekte fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün her ne kadar bu vasfini kaybederek hayatimizdan usulca uzaklasmaya basliyor olsa da bir zamanlar dergiler, birer okul, birer ocak hatta tek basina bir kültürdü... Bizler dergilerin hayatin içinde doludizgin aktigi bir dönemin sonunda, yani hasat mevsiminde gelmis yeni nesiller hep o okullarin özlemiyle bakacagiz arsivlere; biz ustasiz çiraklar, okulsuz, mektepsiz çocuklar –hâlâ– masallarimizi büyütmeye devam ederek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Ahmet Cüneyt Issi, Türk Edebiyatinin Popülerlesmesi Sürecinde Tanzimat Dönemi Gazetelerinin Islevine Dair, Bilim ve Aklin Aydinliginda Egitim Dergisi Popüler Kültür ve Gençlik Özel Sayisi, S.57, Kasim 2004, s.81.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Borazan dergisine maalesef ulasamadim. Bu dergi hakkinda daha genis bilgi sahibi olmak isteyenler, yukaridaki bilgilerin de kaynagi olan Prof. Dr. M. Orhan Okay'in Necip Fazil Kisakürek adli monografisine müracaat edebilirler: M. Orhan Okay, Necip Fazil Kisakürek, Istanbul 2003, ss. 26-27.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Saban Saglik, ‘Agaç' Dergisi ve Necip Fazil, Dogumunun 100. Yilinda Necip Fazil, Kültür ve Turizm Bakanligi Yay., Ankara 2004, ss.203-204.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Ancak yazar kadrosunda görünmelerine ragmen Ertugrul Muhsin, Hasan Âli Yücel, Hilmi Ziya Ülken, Kenan Hulusi Koray, Mazhar Sevket Ipsiroglu, Mehmet Karasan, Mustafa Nihat Özön, Nahit Sirri Örik, Nasuhi Baydar, Peyami Safa, Sabri Esat Siyavusgil, Zeki Faik Izer gibi isimlerin Agaç'ta on yedi sayi boyunca çalismalari yayimlanmamis, zikredilen isimlerden bazilari da zamanla yazar kadrosundan çikarilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Agaç dergisinin on yedi sayilik dökümü için bkz.: Saban Saglik, ‘Agaç' Dergisi ve Necip Fazil, Dogumunun 100. Yilinda Necip Fazil, Kültür ve Turizm Bakanligi Yay., Ankara 2004, ss.200-209.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Necip Fazil Kisakürek'in ölümünün 10. yili münasebetiyle Prof. Dr. M. Orhan Okay koleksiyonundan yararlanilarak Yedi Iklim dergisi tarafindan Agaç dergisinin tipkibasimi yapilmistir. Bu tipkibasima Serife Bas'in hazirladigi Agaç Dergisi Bibliyografyasi da ilâve edilmistir. Bu bibliyografyadan Agaç dergisinde yayimlanan yazilarin künyesine ulasilabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 M. Orhan Okay, Siyâsî ve Fikrî Yazilarin Disinda Büyük Dogu, Yedi Iklim, S.: 38, Mayis 1993, ss. 53-55. Bu yazinin son paragrafinda Okay “(...) önemli dergilerden Kadro tipkibasim olarak (...) yeniden yayinlanmistir. Necip Fazil'in bu kadar sevenleri var. Ayni sekilde Agaç dergisini, Büyük Dogu'lari bu sekilde yayinlayamazlar mi? Biraz da bunu vurgulamak, bir devrin kültür, düsünce, sanat hayatini yansitan koleksiyonlarin bütün hâlinde, hiç degilse seçmeler yapilarak yeniden gündeme getirilmesini tesvik etmek istedim.” diyordu. Necip Fazil yilinda,  Agaç dergisi gibi tipkibasim seklinde olmasa da Büyük Dogu'dan bir seçki yayimlamak gibi bir proje var miydi, varsa gerçeklestirildi mi bilmiyorum. Ama  tam da sirasiydi ve sadece Necip Fazil'i degil bir dönemi de yâd etmek için böyle bir çalisma yarinki kusaklar için önemli bir kaynak olabilirdi. Umarim, Necip Fazil yilinda daha neler yapilabilirdi, neler eksik kaldi diye düsünenler bu cümleleri  de eksikler listesine dahil ederler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinçer ESITGIN &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-7108963650488583693?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/7108963650488583693/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/agac-ve-buyuk-dogu-etrafinda-necip.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7108963650488583693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/7108963650488583693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/agac-ve-buyuk-dogu-etrafinda-necip.html' title='&apos;AĞAÇ&apos; VE &apos;BÜYÜK DOĞU&apos; ETRAFINDA NECİP FAZIL KISAKÜREK&apos; İN DERGİCİLİĞİ'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj8tjeq0GkI/AAAAAAAAAO4/j136r4p_V2s/s72-c/B%C3%BCy%C3%BCk+Do%C4%9Fu+ilk+say%C4%B1lar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-2802161185792231327</id><published>2009-06-20T14:33:00.000-07:00</published><updated>2009-06-20T14:37:33.871-07:00</updated><title type='text'>Modernleşme ulemasız olmaz</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj1Wl04tzcI/AAAAAAAAAOY/9NxdvoQImQY/s1600-h/mod200b32b28009c000bby.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 189px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj1Wl04tzcI/AAAAAAAAAOY/9NxdvoQImQY/s200/mod200b32b28009c000bby.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349527140237692354" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bedri Gencer'in kaleme aldığı İslam'da Modernleşme adını taşıyan kapsamlı çalışma Müslüman aydınların düşünce yapısındaki modernleşmeyi ele alıyor. Gencer, vahyedilmiş herhangi bir din gibi İslam'da da hakiki anlamda modernleşme olamayacağını söylüyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Prof.Dr. Şerif Mardin kitabın önsözünde yer alan yazısında Bedri Gencer'in kapsamlı bir çalışma yaptığını vurguluyor. HATİCE SAKA &lt;br /&gt;Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bedri Gencer İslam'da Modernleşme adını taşıyan kitabında Tanzimat Fermanı'nın ilan edildiği 1839'dan, İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1939 yılına kadar olan 100 yıllık bir zaman dilimini esas alıyor. Gencer, vahyedilmiş herhangi bir din gibi İslam'da da hakiki anlamda modernleşme mümkün olmadığının altını çiziyor ve Müslüman aydınların düşünüşündeki modernleşmeyi ele alıyor. Yazar, Osmanlı, Mısır, Tunus, Fas ve İran gibi ülkelerde modernleşmenin, siyasi seçkinlerce yeterli entelektüel hazırlık yapılmadan, İslami dünya görüşünde temellendirilmeden pragmatik ve otokritik bir tarzda gerçekleştirildiğine vurgu yapıyor. Bu nedenle, İslam dünyasındaki ilk kuşak reformcuların hiçbirinin kendi rollerini dinen meşrulaştırmaya yönelik sorunlarla ilgilenmediğini öne sürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;YENİ SÖYLEMLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta, Osmanlı'nın gerek Batı'ya yönelik açılımlarında gerek iç dinamiklerini düzenleme noktasında gerçekleştirdiği politikalar ayrıntılandırılıyor. Osmanlı'nın modernleşme sürecinde medresede iyi bir eğitim alan ulemalar, yeni siyasi söylemelerin dışına itiliyor. Gencer, mesleki bilgisinin reel politikada karşılıksız kaldığını gören ulemanın siyasi yabancılaşma yaşadığını dile getiriyor: 'Ulema, dinamik bir siyasi düşünce geliştiremedi ve bu yüzden aktif bir rehberlik yapamadı.' Yazara göre, ulemanın modernleşme sürecinde yer almaması, günümüze kadar uzanan bir dizi soruna yol açtı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-2802161185792231327?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/2802161185792231327/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/bedri-gencerin-kaleme-aldg-islamda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2802161185792231327'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/2802161185792231327'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/bedri-gencerin-kaleme-aldg-islamda.html' title='Modernleşme ulemasız olmaz'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj1Wl04tzcI/AAAAAAAAAOY/9NxdvoQImQY/s72-c/mod200b32b28009c000bby.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6644873990273666880</id><published>2009-06-20T11:29:00.000-07:00</published><updated>2009-06-20T11:31:05.175-07:00</updated><title type='text'>Elyazması eserlere ulaşmak artık çok kolay</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj0q5UCVmMI/AAAAAAAAAOA/vgW-24e2Lhc/s1600-h/elyazma01.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 263px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj0q5UCVmMI/AAAAAAAAAOA/vgW-24e2Lhc/s400/elyazma01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349479096505440450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Millet Yazma Eser Kütüphanesi'nde bulunan nadir eserler gün yüzüne çıkarılıyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı ile Paul Getty Vakfı'nın ortaklaşa yürüttüğü proje sayesinde kütüphanede bulunan yüzlerce yıllık elyazması eserler, uluslararası kültür dünyasının hizmetine sunulacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999 Marmara Depremi'nde ağır hasar gören Millet Kütüphanesi'nin kaderi bu sayede değişecek. 11. ve 19. yüzyıllara ait 30 bine yakın yazma ve eski harfli matbu eseri bünyesinde barındıran kütüphane, iki yıl sürecek bir çalışmanın ardından internet ortamına aktarılacak. Araştırmacılar bu sayede istedikleri esere kolaylıkla ulaşabilecek. Yabancı bilim adamları da elyazması eserleri dijital ortamdan takip edecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millet Kütüphanesi, Marmara Depremi'nde büyük bir hasar görmüştü. Depremden sonra kütüphanedeki eserler Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ne nakledilmişti. Kısıtlı imkânlarla ayakta kalmaya çalışan kütüphane, 2004 yılında Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın desteğiyle yenilenme sürecine girdi. 2006 yılında tamamlanan dijital arşiv sistemi sayesinde kütüphane modern bir havaya büründü. Projenin ikinci ayağı ise bu eserleri kütüphanenin web sitesine taşımak. Millet Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Melek Gençboyacı, kendilerine verilen destekten oldukça memnun. Gençboyacı, 'Kütüphanemizdeki eserler, internet ortamına aktarılınca gerçek değerine ulaşacak. Çünkü bizim için bilginin kolaylıkla paylaşılması önemli. Getty ile Suna ve İnan Kıraç Vakfı sayesinde bu eserler tüm dünyanın hizmetine sunulacak.' diyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü Özalp Birol, yazma eserlerin dünya kültürünün bir parçası olduğunu düşünüyor. Getty Vakfı yöneticisi Deborah Marrow ise 'Millet Kütüphanesi'nde bulunan eserler bugün elimizde çok az bilgi bulunan dönemlere ışık tutuyor. Proje sayesinde bu zengin hazine çok geniş kitlelere ulaşacak.' diye konuşuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphaneler dijital ortama taşınıyor &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elyazması ve eski basma eserler, ilk olarak Süleymaniye Kütüphanesi tarafından internet ortamına taşınmaya başlandı. Amerika başta olmak üzere Avrupa'nın farklı ülkeleri yıllardır 'web kütüphaneciliği'ni kullanıyor. 2001 yılında başlatılan çalışmalarla birlikte Süleymaniye'deki kitaplar da sanal ortama taşındı. Elyazması eserlerin gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarılmasını sağlayan bu sistem kısa sürede meyvelerini verdi. Kütüphanedeki 100 binden fazla eser dijital ortama aktarıldı. Türkiye'nin farklı yerlerindeki 30 ayrı kütüphanede çalışmalarını devam ettiren Kültür ve Turizm Bakanlığı, mevcut eserlerin yarıdan fazlasını kütüphanelerin web sitesine aktardı. Çalışmalarını sürdüren bakanlık, bu sayede kitapların deforme olmasının da önüne geçiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya'daki Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi, CD veri bankası sistemiyle 6 milyon 397 bin sayfa veri depolamış. Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait 77 bin 163 kitabın bulunduğu kütüphane, hırsızlık, yangın ve deprem gibi olumsuz durumlara karşı özel bir sistemle korunuyor. Kütüphane ayrıca bazı ülkelerle anlaşma yaparak eserlerin dijital kopyasını takas ediyor. Bursa'daki İnebey Yazma Eser Kütüphanesi de koleksiyonunun tamamını dijital ortama aktarmak için çalışmalarını sürdürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırma yapmak için İstanbul'a gelmeye gerek yok &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphaneler, öğrencilerin ve öğretim görevlilerinin adeta ikinci adresleridir. Oturduğunuz ilde kapsamlı bir kütüphane yoksa işiniz biraz zorlaşır. Çünkü İstanbul'a gelmeniz gerekir. Üniversitede öğretim üyesiyseniz ve tez hazırlıyorsanız bu durum bir çileye bile dönüşebilir. Bilim adamlarının bu çilesi son yıllarda yapılan çalışmalarla hafifledi. Gerek özel kuruluşların gerekse de Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle çeşitli kütüphaneler eserlerini artık dijital ortama taşıyor. Bu sayede mesela Erzurum'daki bir öğretim görevlisi araştırma yapacağı kütüphanenin internet sitesine giriyor. İstediği eseri ve masrafını tespit ediyor. Bankaya ücreti yatırıyor. Dekontunu kütüphaneye fakslıyor. En kısa süre içerisinde talep ettiği kitabın kopyası CD halinde kendisine gönderiliyor. Böylece zamandan tasarruf etmiş oluyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-6644873990273666880?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/6644873990273666880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/elyazmas-eserlere-ulasmak-artk-cok.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6644873990273666880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6644873990273666880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/elyazmas-eserlere-ulasmak-artk-cok.html' title='Elyazması eserlere ulaşmak artık çok kolay'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj0q5UCVmMI/AAAAAAAAAOA/vgW-24e2Lhc/s72-c/elyazma01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-127011493348227726</id><published>2009-06-20T10:46:00.000-07:00</published><updated>2009-06-20T10:48:42.834-07:00</updated><title type='text'>MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj0g7WektoI/AAAAAAAAAN4/Cziahe6eOTg/s1600-h/GERCEK+KAPAK452.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 230px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj0g7WektoI/AAAAAAAAAN4/Cziahe6eOTg/s320/GERCEK+KAPAK452.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349468136404203138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;MÜNEVVER’İN ÖĞRETTİĞİ: MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ/ÜMMÜHAN ATAK&lt;br /&gt;Hazret-i Ömer’den haberdar olmasaydık, bugün Münevver’in katilinin hala yakalanmamış olmasını ‘merakla’ izlerdik. Fakat biz ‘Dicle kenarında kaybolan koyunun hesabının sorulacağı’ Hazreti Ömer’den haberdarız ve Münevver’in katilinin aylarca ortaya çıkmayışını ‘hayret’ ve ‘üzüntüyle’ izliyoruz. Usta(!) gazetecilerin çıkıp ‘kanlı testere’yi “kamuya durumun vehametini kavratmak için” göstermesi midemizi bulandırıyor. “Vehamet sizin reyting kaygınız”.&lt;br /&gt;Denenmeyen tek yol demokratik çözüm/Eren Özdemir&lt;br /&gt;Kürt sorununda herkes çözüm için ‘tam zamanı’ ortak paydasında buluştu ancak adım atmak için taraflar bir diğerinden hareket bekler gibi. DTP, şartsız af ile çözümün kolaylaşacağını savunurken Güneydoğu’da şehit olan asker ve devlet görevlilerinin ölümüne sebep olanların şartsız affının maşeri vicdan tarafından ne kadar kabul göreceği de ayrı bir tartışma konusu. Öte yandan devletin iç güvenlik alanı olmaktan çıkarıp savaş alanına dönüştürdüğü coğrafyada yıllardır yaşanan faili meçhuller, JİTEM’in yasadışı eylemlerinin yol açtığı travmaların da tedavi edilmesi gerekiyor. Bu anlamda Güneydoğu meselesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün‘tarihi fırsat’ çağrısıyla başlayan tartışmaları kısaca hatırlatalım istedik.  &lt;br /&gt;TSK Konusu Suç Olan Eylem Planı Yapamaz! Yaptıysa…/Reşat Petek&lt;br /&gt;“İrtica İle Mücadele Eylem Planı” adıyla hazırlanan plan, tek kelimeyle korkunç ve tüyler ürpertici. Tarihi de Nisan 2009. Genelkurmay Başkanı sayın İlker Başbuğ’un iki defa basının karşısına geçerek önemli açıklamalarda bulunduğu zaman diliminde hazırlanmış. Şimdi adeta GK Başkanını yalanlarcasına, konusu suç teşkil eden birçok eylemi kapsayan bir çalışmanın “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” adı altında ortaya çıkarılması, birçok soruyu da beraberinde getirdi.&lt;br /&gt;Ömer Muhtar: OSMANLI ASKERİ, TEŞKİLAT-I MAHSUSA AJANI/Fatih Mutlu&lt;br /&gt;Kaddafi yine yapacağını yaptı. İlk kez İtalya’ya giden Libya lideri, yanına Ömer Muhtar’ın oğlu Muhammed Muhtar’ı da almıştı. Zaten gergin haldeki karşılama heyeti, uçaktan Muhammed Muhtar inince ne yapacağını şaşırdı. Hemen ardından Muammer Kaddafi görüldü. Ve Kaddafi’nin üniforması. Ve bir de yakasına iliştirdiği Ömer Muhtar fotoğrafı. Heyet şokta. Berlusconi felç. İtalya perişan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-127011493348227726?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/127011493348227726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/masum-degiliz-hicbirimiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/127011493348227726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/127011493348227726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/masum-degiliz-hicbirimiz.html' title='MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sj0g7WektoI/AAAAAAAAAN4/Cziahe6eOTg/s72-c/GERCEK+KAPAK452.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-4196538205251480143</id><published>2009-06-13T01:53:00.001-07:00</published><updated>2009-06-13T03:39:42.979-07:00</updated><title type='text'>Kutsalın tüketilmesi</title><content type='html'>Küresel kriz önce reklamcıların değerleri iğfal etmesiyle başladı. Daha sonra kutsal değerlerin yerini markalar aldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir senin benzerin yok.. bir onun. Tek ve benzeri olmayan. En güzel anıları sonsuza kadar saklar… (Pırlanta)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebedi güzellik… Bu güzelliği gökte aramayın… (Ev Tekstili) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek aşk (marka) halı'da var… (Mobilya)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontrolsüz güç (Lastik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı erteleme… huzur ve mutluluğun sesine kulak verin. (Otel)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlık bir dünya için… (Elektrik anahtarı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harikalar yaratmaya alışın! (Bilgisayar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın akışı için… (Kredi kartı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mucize (çok ürün)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlu Ailelerin Sırrı… (Televizyon)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi yaşamaksa… Tüm mucizeler ondan gelir. (Margarin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varoluşsal özgürlük ve yeryüzü cenneti vaadi. (Banka ve sigorta şirketleri)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda tek tek saydıklarımız kutsal içerikli mesajlardan sadece bir kısmı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün televizyon, radyo ve gazetelerde tüketici bu mesajlarla bombardımana tutuldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala markaları dini değerler ile zihnimize sokmaya çalışan reklam mesajlarını dinliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklamcılar "biz bir aynayız" deseler de reklamın bireyi etkileme, onu tüketime yönlendirecek ayartıcı bir gücü bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürün/hizmetin satılması adına manevi/kutsal değerlerin kullanılması içeriksizleştirme ve değersizleştirmeye neden olurken, tüketim başka bir şekilde kutsallaştırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, özgürlük, dostluk, mucize, ebedi güzellik gibi manevi kavramlar maddi bir ürün veya hizmet ile ilişkilendirilerek müşteride belli bir düşünce ve duygu harekete geçirilmeye çalışılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tesbitten hareket eden Dr. Hüseyin Çırpan ve UTESAV Genel Müdürü Faruk Yazar, yaptıkları çalışma ile kutsal değerler üzerinden markaların dini değerleri nasıl reklam sloganı haline getirdiğini çarpıcı biçimde ortaya koymuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (UTESAV) ve İstanbul Ticaret Odası'nın, geçen hafta sonu İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde düzenledikleri "Tüketim ve Değerler sempozyumu'ndan çok önemli mesajlar verildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş oturumla gerçekleşen sempozyumda, üretim, tüketim ve değerler, 25'i aşkın konuşmacı tarafından ele alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya şu gerçekler çıktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketim israfı ifade eden bir terim haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışveriş merkezleri tasarım biçimleri ve mağaza konumlandırmaları ile gazetelerin konuya ilişkin haber ve sunum içerikleri değerlerin oluşmasında önemli rol oynadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat tarzı ile bireysellik ön plana çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireyci ve tüketim odaklı bir piyasa kültürü oluşturuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maddi nesnelere olan bağlılık insanda bir şehvet haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homo economicus bereketi unuttu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Çevre haftasında düzenlenen sempozyumda, katılımcıların sunduğu tebliğlerden çıkan ve herkesin bilmesi gereken önerileri şöyle sıralamak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketim ve ihtiyaç kavramlarının değerler ışığında yeniden tanımlanması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevreyi, toplumu yok sayarak tüketimde bulunmaya yasal olarak hakkımız olsa da ahlaki olarak hakkımız yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bireyler leydi ya da kontes olmaktan çok leydi ya da kontes gibi olmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homo economicus'un yerine insani yüzü olan insan yüzlü bireyin oluşturulması için çalışılması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarınızı reklamlardan koruyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketim eğitimi konusunda ilkokul müfredatlarına yönelik çalışmalar yapılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşırı tüketim algısıyla kaybolan değerlerimizden birisi de bereket oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bereketli hayatın yerini uzun ömür, bereketli kazancın yerini çok kazanmak aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkçede bereket kelimesinin karşılığı yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçükken yemeğin ortasından yiyip bereketini kaçırmamak üzerine eğitilen birisi, büyüdüğünde de pastadan en büyük payı almak için uğraşmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Ahlakın olmadığı yerde kanun bir şey yapamaz. Napoleon&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAŞAR SUNGU&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-4196538205251480143?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/4196538205251480143/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/kutsaln-tuketilmesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4196538205251480143'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4196538205251480143'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/kutsaln-tuketilmesi.html' title='Kutsalın tüketilmesi'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-5681520644116578315</id><published>2009-06-12T23:37:00.000-07:00</published><updated>2009-06-12T23:42:00.737-07:00</updated><title type='text'>Müslümanın kerameti: İstikâmet</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SjNKGv6C-dI/AAAAAAAAANg/SdDhAJIq898/s1600-h/ontopba%C5%9F+1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 279px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SjNKGv6C-dI/AAAAAAAAANg/SdDhAJIq898/s400/ontopba%C5%9F+1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346698662418512338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İstikâmet, umûmî mânâsıyla bir hedefe tezatsız, tereddüdsüz ve devamlı olarak yönelip ilerlemek demektir. Ancak tasavvuf ıstılâhında, yaratılışdaki mâsûmiyet ve sâfiyeti tahrîb ve hasara uğratmadan muhâfaza edebilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbî hayatın korunması neticesinde nefs, edebe; kalb ise, rûhâniyet ve ahlâk-ı Muhammediyye'ye yaklaşır. Sırlar ayân olmağa başlar. Allâh -celle celâlühû- gâyelerin gâyesi hâline gelir. Mâsivâ, gücünü kaybeder. Mü'min, "vâsıl-ı ilâllâh", yâni Hakk'a ulaşma keyfiyetini gerçekleştirmeye medâr olacak bir muhtevâya dâhil olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir davranış mükemmelliğinin en müşahhas örneği âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz olduğu halde bu keyfiyeti gerçekleştirmenin güçlüğünü belirtmek üzere o büyük varlığa karşı bile { Fe'stekım kemâ ümirte} hıtâb-ı ilâhîsi vârid olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim bu âyet-i kerîmeden şu keyfiyetin güçlüğüne işâret mânâsı çıkaran Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, yüce bir mes'ûliyyetin ilâhî ağırlığı karşısında birgün:&lt;br /&gt;"-Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı..." buyurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahâbî:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Yâ Rasûlallâh! Seni oradaki peygamber kıssaları mı kocattı?" diye sordular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-{Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!} âyeti..." (Hûd, 112) buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in o güne kadar bir tek ak teli bulunmayacak derecede simsiyah olan mübârek saç ve sakallarında bu âyetin inzâlinden sonra artık aklıklar görülmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi hulâsa olarak şöyle açıklarlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey Nebî! Kur'ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müşahhas bir istikamet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmasın! Sen, müşrik ve münâfıkların laflarına bakma, onları Allâh'a havâle et! Gerek umûmî, gerek husûsî vazîfelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin teblîğ, icrâ ve tatbîkinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu münâsebetle Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhü anh- demiştir ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir itâb-ı ilâhî vâkî olmamıştır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan âyet-i kerîmedeki bu itâb-ı ilâhî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in şahsında bütün ümmete de râcîdir. Esasen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i ihtiyarlatan da, bu emrin mü'minlere râcî olması dolayısıyla onlar hakkındaki endişeleridir. Zîrâ O:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"(Ey Habîbim! Sen,) sırât-ı müstakîm üzeresin!" (Yâsîn, 4) beyânıyla müeyyeddir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde Hakk'a vâsıl olmak için istikâmetten başka yol olmadığı gibi, her husûsda istikâmeti muhâfaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor hiçbir emir yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu zorluk dolayısıyladır ki, hergün defalarca okuduğumuz Fâtiha Sûresi'nde bu emir bir duâ-niyâz ve dolayısıyla bir îkâz hâlinde ümmete takdîm edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstikâmet talebinin "ihdinas...." sûretinde Fâtiha Sûresi'nde yer alması ve onun da bir mü'mine günde en az kırk defa niyâz tarîkıyla tekrarlattırılmış olması da, istikâmeti lâyıkıyla muhâfaza etmenin güçlüğüne bir delîldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırât-ı müstakîm, Kur'ân-ı Kerîm'deki ifâdelere nazaran Allâh'ın yolu, dosdoğru yol, uygun yol, Allâh'ın kitâbı, îmân ve îmâna bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şerîati, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ve ashâbın büyüklerinin yolu, sünnet ve cemâat yolu, sâlihler yolu, şehîdler yolu, dünyâda ve âhırette seâdet yolu, cennet yolu v.s. mânâlarla ifâdelendirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre sırât-ı müstakîm, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine nîmet verdiği has kulların yoludur. Bu kullar, başta peygamberler, sonra sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerdir. İstikâmet ehli de, onların izinden gidenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırât-ı mütakîm, hiçbir yerinde meyil, eğrilik ve yamukluk bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru yol demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırât-ı müstakîm, Allâh'a giden yoldur. Allâh Teâlâ buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"(Sırât-ı müstakîm), göklerin ve yerin sahibi olan Allâh'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allâh'a döner." (eş-Şûrâ, 53)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırât-ı müstakîmde bulunmak, Allâh'a hakkıyla kulluktur. Âyet-i kerîmede buyurulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O'na (Allâh'a hakkıyla) kulluk edin; işte sırât-ı müstakîm budur!" (Âl-i İmrân, 51)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kim Allâh'a sımsıkı bağlanırsa, muhakkak ki sırât-ı müstakîme iletilmiştir." (Âl-i İmrân, 101)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırât-ı müstakîm, En'âm Sûresi'nde şöyle târif edilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"De ki: Geliniz, Rabbinizin size neleri harâm kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakîrlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; -sizin de onların da rızkını biz veririz-, kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allâh'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte şu size anlatınlanları Allâh vasıyet etti. Umulur ki, düşünüp anlarsınız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Erginlik çağına erişinceye kadar yetîmin malına, sadece en güzel bir niyet ve maksadla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adâletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. (Bir kimsenin leh veya aleyhinde söz)söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahî olsa adâleti gözetin; Allâh'a verdiğiniz sözü tutun! İşte Allâh size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şüphesiz benim sırât-ı müstakîmim (dosdoğru yolum işte) budur; ona tabî olun! (Başka) yollara tâbî olmayın ki sizi O'nun yolundan ayırır!.." (Âyet, 151-153)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kul, muhabbetullâhı, Allâh'dan gayri her şeye âid muhabbet ve bağlılığın üstüne çıkarmadıkça sırât-ı müstakîme lâyıkıyla ulaşamaz. Bunun için de Allâh'ı, O'nun zât-ı ulûhiyyetine âid vasıfları itibarıyla bilmek, yâni mârifetullâh şarttır. Buna göre sırât-ı müstakîm, mârifetullâhdır. Zîrâ mârifetullâha erip de bu mânâda hayatını bütünüyle bu inancın îcâbına göre tanzîm eden, nefsinin şerrinden ve şeytanın desîselerinden uzaklaşır ve yalnız Hakk'ın rızâsını taleb hâlinde yaşar. Kalbi ilâhî lutuf tecellîlerine mazhar olur. Bu duruma gelen bir kul, artık gözün gördüğü, kulağın işittiği zâhirî iklîmin ötesine mânevî bir pancur açmış ve bütün bir kâinât da kendisine hikmetli ve azametli bir kitâb hâline gelmiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehl-i mârifetten Ebû Saîd el-Harraz -kuddise sirruh-, rü'yâsında iblîsi görmüş ve ona asâsıyla vurmak istemişti. İblîs dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey Ebû Saîd! Ben o asâdan korkmuyorum. Çünkü o asâ, zâhirdir. Benim korktuğum şey, âriflerin kalb semâlarından doğan mârifet güneşinin nûrânî şualarıdır ki, onunla mâsivâyı yakar, kül eder."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak hâlinde istikâmet olmayan bir mürîdin gayreti boşunadır. O yolda harcadığı himmetler kendisine fayda sağlamaz. Zîrâ, Hakk yolunda istikâmet, en büyük kerâmet olarak görülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kavle göre de, sırât-ı müstakîm, ibâdette ifrât ve tefrîte düşmeden itidali muhâfaza ile Hakk yolda sebât etmektir. Emrolunanı, emrolunduğu gibi ve en mükemmel şekilde yapmaktır. Nitekim cimrilik gibi saçıp savurmak, yâni isrâf da mezmûmdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbretlidir ki ashâbın bir kısmı, her şeyden kesilip ömür boyu gece-gündüz olmak üzere ibâdet hâlinde ve zürriyetsiz bir şekilde yaşamak için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e mürâcaat ettiler. Allâh rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de onlara itidali emretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmelidir ki, Hazret-i Peygamber-sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün hayatını belli bir program dâhilinde ve beşerî tâkat çerçevesi içerisinde yaşamıştır ki, başkalarına emsâl olsun. Yoksa O'nun sadece nûr-i nübüvvetle tâkat getirilebilen amelleri, kimseye misâl değildir. O'nun günleri, Allâh'a ibâdet, âile hakkına riâyet, nefsin hakkı olan istirâhat ve insanlığa karşı ilâhî vazîfelerini îfâ edici ictimâî münâsebetler içinde geçmiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bütün bunları en güzel bir şekilde tanzîm ve ümmetine de takdîm ve teklîf buyurmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in bu tanzîm, takdîm ve teklîfinin dışına çıkarak üzerimize düşen vazîfelerin bazılarında gevşeklik ve ihmâlkârlık, bazılarında da aşırılık göstermek, aslâ doğru değildir. Yâni kendi enfüsî ölçülerimize değil, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in bize sunduğu hayât düstûrlarına uygun olarak yaşayışımızı tanzîm etmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nükteyi Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri ne güzel açıklar. Birgün kendisine sordular:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Pîr şöyle cevap buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Bu ikisinin arasını tesbît oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin rahmânî mi yahut şeytânî mi olduğunu bilebilmek husûsunda insanları ekseriyâ yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allâh'ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakîkî kulluk budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh Teâlâ buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"(Ey Habîbim!) De ki: İşte benim yolum! Kendimi ve bana tâbî olanları Allâh'a basîret üzere dâvet eyliyorum." (Yûsuf, 108)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın ekseriyetle maddeye ve kuvvete râm olup nefsin sultasında zulmete büründüğü devirlerde taraf-ı ilâhîden müstesnâ yaratılışlı sâlih insanların bir kısmı peygamberler olarak vazîfelendirilmişlerdir. Ümmetlere örnek olacak olan bu mübârek elçiler, başlıca şu üç vazîfe ile me'mûr olmuşlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. Allâh'ın âyetlerini okuyup teblîğ etmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b. Kitâb ve hikmeti öğretmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c. Nefisleri tezkiye ederek temizlemek, yâni kulları istikâmetlendirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âdem -aleyhisselâm- ile başlayan bu mübârek hidâyet silsilesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'de kemâlini bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münkirleri acze, mü'minleri hayrete düşüren Kur'ân-ı Kerîm ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sûret ve sîretinin bir tezâhürü olan sırât-ı müstakîm, bütün insanlığa nümûne-i imtisâl olarak sunulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırât-ı müstakîm, yâni istikâmet, bir amel-i sâlihler manzûmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amellerin sâlih olması ise, iki şarta bağlıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. "Tâzîm li-emrillâh", yâni emr-i ilâhîyi huşû ve hakkıyla îfâ edebilmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. "Şefkat li-halkıllâh", yâni bütün yaratılanlara yaratandan ötürü sevgi, şefkat ve merhamettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir ifâde ile istikâmet, Allâh Rasûlü'ne muhabbeti tâze tutarak örnek şahsiyetinden nasîb almak, O'nun ahlâkı ile ahlâklanmak, Kur'ân ve sünnetin rûhâniyeti ile yaşamak, nefsânî dünyâ zevklerinden uzaklaşıp ibâdet, kulluk ve mârifet sırlarına vukûfiyet kazanabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın doğruyu ve istikâmeti tesbît için iç dünyâsını dâimî bir sûrette murâkabe (kontrol) altında tutması zarûrîdir. Bu murâkabe neticesinde amellerin rızâ-yı ilâhîye bağlı olarak gerçekleşme keyfiyetinden inhirâf, ihlâssızlıktır ki, bu hâl, amellerin Allâh indindeki makbûliyyetini sıfıra müncer kılar. Bu sebepledir ki amellerin muhtevâ itibarıyla ilâhî emre mutlak mutâbakatı yanında onların varlık sebebi olarak ilâhî rızâyı gözetmek keyfiyetinin de korunması gerekir. Yoksa bunun aksi olan ihlâssızlık, amelleri kuru bir hamallık derekesine indirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh- bile, yaşayışında ihlâs ve istikâmeti muhâfaza edebilmenin sıkıntısı içinde idi. Halîfe-i müslimîn olunca, hutbede:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Ey cemâat! Şâyet Allâh yolundan inhirâf eder, yâni eğrilirsem ne yaparsınız?!." dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine bir bedevî ayağa kalkıp:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Ey halîfe! Merak etme, eğrilirsen, seni kılıçlarımızla doğrulturuz!" deyince, Halîfe Hazret-i Ömer, bundan memnûn oldu ve şükretti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Elhamdülillâh yâ Rabbî! Bana, yanıldığımda beni doğrultacak bir cemâat nasîb ettin!" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kalbinde nifâk alâmeti bulunanları, ümmetin selâmeti bakımından sadece Huzeyfe -radıyallâhü anh-'a bildirmiştir. Bunu bilen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, kendisinden endîşe ederek birgün Huzeyfe -radıyallâhü anh-'a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Yâ Huzeyfe! Allâh aşkına söyle; bende nifâk alâmeti var mıdır?" diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Huzeyfe de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Yâ Halîfe! Yalnız sana te'mînat veririm; sende nifâk alâmeti yok!.." dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan-ı Basrî -radıyallâhü anh-, talebesi olan muhaddis Tâvûs'a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Yâ Tâvûs! Hadîs öğretmek sana gurûr veriyorsa, bu ilmi okutmaktan vazgeç!" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazâlî Hazretleri, üçyüz talebeye ders verirken:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Ben bu kadar talebeye ders vermekle Allâh rızâsında mıyım, yoksa şöhrete mağlûb olarak uçurumun kenarında mıyım?!." diye büyük bir endîşeye kapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra Gazâlî Hazretleri, mal ve mülkünü kifâyet mikdarına indirdi. Bir müddet dersi bıraktı ve inzivâya çekilip Cenâb-ı Hakk'a ilticâ hâlinde yaşadı. Böylece Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in rûhâniyeti tecellî etti ve huzûra kavuştu. Nihâyet geçirdiği ihtilaçlardan kurtulmuş olarak: {Hamdolsun huzûra erdim.} dedi. Artık bambaşka bir Gazâlî olarak ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Sultan Selîm Han, zaferlerden zaferlere nâil olduğu Mısır seferinden dönerken İstanbul halkının kendisini büyük bir heyecanla beklediğini haber aldı. Bunun üzerine şehre yaklaşmış olmasına rağmen ordusunu Çamlıca'nın arka eteklerinde konaklatarak hemen İstanbul'a girmedi. Nefsine mağlûb olmamak için binbir endîşeye bürünerek lalası Hasan Can'a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Lala! Hava kararsın, herkes evlerine dönsün de ondan sonra İstanbul'a girelim. Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!.." dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihâyet akşam olup her yer karardıktan sonra gizlice ve alâyişsiz bir şekilde şehre girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalb, ilâhî nazara mekândır. İbâdetlerin fazîleti, kalbin berraklığına göredir. Âyet-i kerîmede buyurulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd! Ancak Allâh'a kalb-i selîm (temiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ!." (eş-Şuarâ, 88-89)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, kalb-i selîmle ilgili şu misâli verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yûsuf -aleyhisselâm-, seferden gelen bir dostuna:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bana ne hediye getirdin?" diye sorar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostu cevaben:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sende mevcûd olmayan nedir? Ancak senin cemâlinden daha güzel bir şey olmadığı için sana bir ayna getirdim ki, her vakit sendeki cemâl tecellîlerini onda müşâhede eyleyesin!.." dedi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakk Teâlâ Hazretleri ise, her şeyden münezzehtir. Bütün güzelliklerin asıl hâlıkı ve asıl müsebbibidir. O'nun yüksek huzûruna kalb-i selîmi muhâfaza ederek gitmek îcâb eder ki, O'nda eşsiz ve sonsuz cemâl ve esrâr tecellîleri müşâhede olunsun!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hiç şüphesiz ki Allâh Teâlâ, sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; ancak kalblerinize nazar eder."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh'ım! Bizleri sırât-ı müstakîme ulaştır; hidâyet eyle! Kendilerine nîmet verdiğin peygamberlerin, sıddîkların, şehîdlerin ve sâlihlerin o vuslat seâdeti ve lutfuyla dolu yoluna tâbî kıl! İstikâmetten ayırma! Gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin hüsrâna çıkan helâk ve kahır dolu süflî yollarından muhâfaza eyle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âmîn!.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-5681520644116578315?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/5681520644116578315/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/muslumann-kerameti-istikamet.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5681520644116578315'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5681520644116578315'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/muslumann-kerameti-istikamet.html' title='Müslümanın kerameti: İstikâmet'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SjNKGv6C-dI/AAAAAAAAANg/SdDhAJIq898/s72-c/ontopba%C5%9F+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-3620737399340601759</id><published>2009-06-11T03:12:00.000-07:00</published><updated>2009-06-11T03:16:37.718-07:00</updated><title type='text'>ÇOCUKLARIMIZ KİMİN EVLÂDI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SjDZfaMBaHI/AAAAAAAAANQ/jcbIiLd-22o/s1600-h/kapak_52.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 227px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SjDZfaMBaHI/AAAAAAAAANQ/jcbIiLd-22o/s320/kapak_52.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346011891317696626" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Büyükler, bir cemiyet içinde dikkatlerini çeken bir çocuk görünce hemen sorarlardı:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Sen kimin oğlusun? Sen kimlerdensin?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorudan murat; delikanlının sadece nesebini, ailesini sormak değildi. Bu kıymeti cemiyete, yarınlara kimin hazırladığını sormak ve cevap verdirirken de kime ve kimlere mensup olduğunu söylettirerek hatırlatmaktı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nesep mühim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı neredeyse evlâtlarıyla biyolojik bağını, nesebini bile koparmış durumda. &lt;br /&gt;Fakat nesebimizle, kan bağımızla, biyolojik alâkamızla bizim olan evlâtlarımız; kime, kimlere mensup olmak istiyor? Hangi nisbetler, hangi münasebetler içerisinde yetişiyor? Çocuklarımız yetiştiklerinde nerelere müntesip olacak? Bu suallerin cevabı; «Çocuklarımız Kimin Evlâdı?» sorusunun gerçek cevabıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızın DNA şifreleri gibi, ruh ve gönül şifrelerinin de bizimle bir ve beraber olmasının yolu; sapasağlam bir eğitim... Fıtrata uygun bir eğitim... Koruyucu, kollayıcı bir eğitim... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim ailede başlıyor ve şu hakikat çerçevesinde kemalini buluyor: Kusursuz evlâtlar istiyorsak, kusursuz anne-babalar olmalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulların tatile gireceği, fakat hayat okulunun kapılarının sonuna kadar açılacağı, bereketli Haziran ayında, dosya konumuz; istikbâlimiz olan çocuklarımız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuklarımız Kimin Evlâdı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÜZAKI Genel Yayın Yönetmeni M. Ali EŞMELİ önce teşhisi koyuyor:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Eğer ebeveyn ile evlât arasında her şeyde ve sürekli bir ayrılık ve aykırılık varsa, o evlât artık başkasının olmuş demektir. Kimin? Dış mihraklı fırsatçıların... Yabanların, yabancıların... Ya da internetin... Sokağın... Kötü alışkanlıkların...” &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da tedaviye başlamanın yolunu gösteriyor:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Çocuklarınızı geri isteyin! Onlar ait olduğu fikirde harman savurmalı, ait olduğu gönülde yoğrulmalı, ait olduğu inançta pişmeli, ait olduğu medeniyette yükselmeli, ait olduğu toprakta kök salarak ait olduğu bayrağın kolu-kanadı olmalı.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi; eğitimin iki büyük rehberinden hareketle; «Kur’ân-ı Kerîm’in Telkin Ettiği Kâmil İnsan Hüviyeti»ni, kaleme aldılar. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın gösterdiği, Efendimiz’in yaşadığı kâmil insan hüviyeti... Temelini sevgiden, sevdiğiyle her hâl üzere hemhâl olmaktan alan bir eğitim ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa KÜÇÜKAŞCI; tekrarın önemini etraflıca ele aldı. Yard. Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ; evlât yetiştirmenin, ebediyet iştiyâkımızla alâkasına temas etti. H. Kübra ERGİN; tasavvufta in’ikâs adı verilen his bağının eğitimdeki ehemmiyetini ilmî gelişmeler ve yorumlarla ortaya koydu. Ayla AĞABEGÜM; eğitimin, başarıya -daha doğrusu- testte doğru şıkkı bulabilmeye odaklanmasının yanlışlığını vurguladı. Aynur TUTKUN, eğitimde aile ve evin ağırlığına işaret etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Naif ÖZKUL, Necip Fazıl’ın nefis üzerine bir konferansından notlarını aktarırken; Ahmet SADIK, Azerbaycan Türkiye münasebetlerine tarihî bir açıdan bakmaya davet etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirler... Geleceğe, gençliğe, nesillere sesleniş... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlâtlarımıza; bizliklerini iradeleriyle perçinleme çağrısı...&lt;br /&gt;Geleneğe ve geleceğe... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzurlu bir mâzîden huzurlu bir istikbâle...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-3620737399340601759?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/3620737399340601759/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/cocuklarimiz-kimin-evladi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/3620737399340601759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/3620737399340601759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/cocuklarimiz-kimin-evladi.html' title='ÇOCUKLARIMIZ KİMİN EVLÂDI'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SjDZfaMBaHI/AAAAAAAAANQ/jcbIiLd-22o/s72-c/kapak_52.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-8004881671957919445</id><published>2009-06-10T04:12:00.000-07:00</published><updated>2009-06-10T08:08:41.679-07:00</updated><title type='text'>Bilgisayar yoluyla takip: Mailler okunuyor!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Si-XA9cp6aI/AAAAAAAAANI/rvH5ekiTLv0/s1600-h/worldareanetwork.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 237px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Si-XA9cp6aI/AAAAAAAAANI/rvH5ekiTLv0/s400/worldareanetwork.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345657325462612386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PROF.DR. NURULLAH AYDIN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gazi Üniversitesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin bir numaralı bilgisayar güvenlik şirketi Hacker Safe’in Türkiye Temsilcisi İnan Taptık geçenlerde çok önemli uyarlarda bulunmuştu. Mailleriniz okunuyor... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnan Taptık’a göre; Yazdığınız e-mail’in sadece siz ve gönderdiğiniz kişi tarafından okunması diye bir şey yok. Bütün e-mailler istenirse okunabilir. MSN’deki yazışmalar dahil... e-mail’inin bir kopyasını ABD saklıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü dünyanın internet yapısına sahip olan ülkesi ABD. İnternetin doğduğu topraklar orası. Bu işi 1970’lerde çözdüler. Bütün standardı belirleyen de ABD’dir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa bu durumun farkına varıp, kendi internet omurgasına sahip çıktı. Devlet kurumlarının port’larını, IP’lerini kesinlikle dinlettirmiyor. Bunu vatandaşlarının, şirketlerinin kullandığı internet ortamına yaymaya çalışıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa ABD’den bir yere kadar kaçabilmiştir.. Çünkü bir Avrupalı Yahoo’ya ya da Gmail adresine e-mail attığı zaman yine yakalanıyor. Ne de olsa bu adreslerin hepsinin ana server’ı, hostingi ABD’de. Asıl posta kutusu orası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD bu kadar bilgiyi kuşkusuz bir amaçla takip ediyor. ABD’nin aradığı bazı belli kelimeler var. O yüzden sürekli tarama yapıyorlar. Mesela bir elektronik postanın içinde “El Kaide” kelimesi geçiyorsa o posta taramaya takılıyor. Taramadan kaçmak isteyenler kripto yöntemini kullanıyor, ama o da çözüm değil. Çünkü tarama sırasında ardışık kelime düzeneklerine sıklıkla rastlanırsa, sistem bunun bir kripto olduğunu anlayıp, onu da kenara ayırıyor. Tabii dünyada çözülemeyecek hiçbir kripto da olmadığı için kaçmak mümkün olmuyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir tarama imkanı var ama yine de dünyanın e-mail’ini saklıyor. Bu zararlı, bu zararsız diye ayırmaya vakti yok. Onun yerine saklayıp, bir gün lâzım olursa diye elinde tutuyor. Mesela e-mail kutunuzda saklanan e-mailler vardır. Oradan da bakabilirler.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında e-mail kutusu onlar için istedikleri zaman açıp okuyabilecekleri bir defter gibi. İsterlerse sakladıkları yerden çıkartıp içine bakabiliyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet şifreleri bulmaya gerek yok; çünkü zaten o kapıdan girmiyorlar. Bu kapıdan hacker’lar giriyor ki, onlar için de şifreyi kırmak küçük mesele. Kendi yazdıkları script’ler var ellerinde. Kaldı ki zaten hacker’lar da kontrol ettikleri bant genişliğinin bir kısmıyla e-mail trafiğini tarayabiliyorlar. İşlerine yarar bir şey bulurlarsa o zaman kapıdan içeriye girip, bilgiyi alıp, çıkıyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı tehlike devlet için de geçerli. Devletin çok kritik olan yazışmaları internet ortamında yapılmıyor. Hâlâ özel ulak sistemini kullanıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin hosting’leri ABD’de, bütün bilgilerimiz orada saklanıyor. Sadece devlete ait hosting’leri değil, diğer kuruluşların hosting’leri de saklanıyor. Firmanız için Türkiye’deki bir hosting şirketinden yer alıyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz ki şirketin server’ları ABD de. Yani her tr’yle biten e-mail adresinin hostingi de Türkiye’de olmayabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster ABD, ister Türkiye olsun, sonuçta bütün yazışmalar mutlaka bir yerlere kaydediliyor. Elbette, bütün yazışmaların birer kopyaları mutlaka bağlı oldukları hosting’lerde saklanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki hosting’ler kimsenin denetimi altında değil. Öyle bir denetim mekanizması yok. Hosting dediğimiz yerler bağlı oldukları binada bir odadır. Özel olarak soğutulmuş o odada bir sürü server’lar dizisi, modemler, bağlantılar bulunur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anahtarın kimsede olmaması gerekir, Türkiye port’larına, yani kendi IP ve URL’lerine sahip çıkmadığı için anahtarı da isteyen tüm hacker’ların eline kendisi vermiş oluyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IP’lere ve URL’lere Her gün güvenlik açığı denetimi yapılarak sahip çıkılır. Her gün güvenlik açığı denetimi yapmak demek, elektronik sınırlarınıza elektronik askerler dikmek demektir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işlem size bir ayna tutulması demektir. Sisteminizi uzaktan erişimle tarayıp, size ne çöpünüzün olduğunu göstermesi gerekir. Böylece kendinizin nasıl göründüğünü öğrenmiş olursunuz. Sırf bunun için hacker simülasyonları yapılır. Etik hacker’lar, Bir hacker olsam bu sistemi neresinden çökertirdim diye ataklar yapar. Bunun her gün yapılması gerekir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye bunu yapamıyor. Çünkü bizim aynamız yok. Ve yine  Devlette bilgisayarla ilgili önemli konumların başına çok da bilgi sahibi olmayan kişiler getiriliyor.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistemini denetlememenin ya da başkalarına kaptırmanın kötü sonuçları var elbette. Bir ülkenin bilgisayar alt yapısını ele geçirirseniz o ülkeyi hareket edemez hale getirirsiniz. Data iletişimini ortadan kaldırdığınız anda herkes sudan çıkmış balığa döner. Uyduları hack’leyip GPS sistemini kaydırdığınız anda kimse nerede olduğunu bile bulamaz. Dünya GPS hizmetlerini ABD’nin yerleştirdiği uydulardan alıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu riskleri göz önünde bulundurup çeşitli önlemler alınabiliyor mı, sanmıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün Sözü: Her olumsuzluk için olumlu bir taraf da vardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-8004881671957919445?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/8004881671957919445/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/bilgisayar-yoluyla-takip-mailler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8004881671957919445'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/8004881671957919445'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/bilgisayar-yoluyla-takip-mailler.html' title='Bilgisayar yoluyla takip: Mailler okunuyor!'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Si-XA9cp6aI/AAAAAAAAANI/rvH5ekiTLv0/s72-c/worldareanetwork.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-5275313174939161604</id><published>2009-06-09T10:42:00.000-07:00</published><updated>2009-06-09T10:43:38.162-07:00</updated><title type='text'>Tek hakikat hazdır zihniyeti</title><content type='html'>Kapitalizm önce arzuyu üretiyor sonra sattığı mallarla onu doyuruyor. Şehirlerde katedral ve caminin merkezi yerini artık ticaret kuleleri aldı. Şehre yaklaşanlar mabetlerin gölgesiyle değil paranın kibriyle selamlaşıyor önce. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern kültür gençliğe, genç tarz-ı hayat kalıplarına çok fazla vurgu yapıyor. Yaş ve yaşın getirdiği bilgelik artık geçer akçe değil. Bütün bir toplum çocuksulaşma eğilimine giriyor, eğlence programlarının karşısında göbek atıyor, ergenlerin tüketim kalıplarını benimsiyor ve onlar gibi ben merkezci yaşamaya başlıyor. “Bana! Önce bana! Sadece bana! Hep bana!” diyen ve dünyanın sadece kendi çevrelerinde döndüğünü düşünen, büyümemiş, ıstırapla sınanmamış, ağrıyı ve acıyı gördüğü yerde hayalet görmüş gibi kaçan bir insan kuşağı dünyayı istila ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet ve mobil telefonlar gibi hız ve akışkanlık sağlayan, bunun ötesinde fiziksel dünyanın sınırlamalarını kaldıran yeni teknolojik dinamikler toplumu adeta yeniden biçimlendiriyor. Bu teknolojilerle kişisel mekânımız daralıyor (bir telefonun ne zaman çalacağını kim bilebilir!), yarattıkları müptelalık ve sundukları eğlence seçenekleriyle de zamana tasarrufumuz azalıyor. Bir önceki kuşağa hayatın anlamıyla ilgili sorular sordurtan deneyim ve yaşantılar bu yeni gençlik kültü içinde değer kaybediyor. Geçmişin ve geleceğin bir önemi yok. Artık sadece burada ve bu anda yaşıyoruz. Niçin istediğimiz değil ne istediğimiz önemli ve bunun hemen yerine getirilmesi gerek, yoksa sıkıntıdan patlarız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyinlerimiz çoktan bilgisayar oyunlarının hızına ayarlı, hayat ve insanlar daha hızlı akmalı, her şey hızla zaplanabilir bir akışkanlıkta olmalı, sûretler hızla değişmeli. Çabuk tatmine ayarlı yeni kuşak hayatı fast-food tarzında tüketiyor. Belleği dikkate almayan, bilgiden ve bilgelikten mahrum bir ergen kültürü, bütün bir toplumu inhisarına alıyor. “Tek hakikat hazdır” diyor bu yeni gençlik kültürü, ve “hiçbir şey için beklemeye değmez, hiçbir şeye katlanmaya değmez.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal SAYAR&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-5275313174939161604?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/5275313174939161604/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/tek-hakikat-hazdr-zihniyeti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5275313174939161604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5275313174939161604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/tek-hakikat-hazdr-zihniyeti.html' title='Tek hakikat hazdır zihniyeti'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-4288336164239058896</id><published>2009-06-08T04:26:00.000-07:00</published><updated>2009-06-08T04:29:16.216-07:00</updated><title type='text'>Şairin üç darbelik canı var</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Siz1wp0lyhI/AAAAAAAAAM4/jNfWHz2qpkg/s1600-h/zarif18.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 218px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Siz1wp0lyhI/AAAAAAAAAM4/jNfWHz2qpkg/s320/zarif18.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344917073990896146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ismet özel, milli gazete’de (10.06.1987) vefatından üç gün sonra cahit zarifoğlu’na dair kaleme aldığı, “kardeşimiz, değerli şair, saygıdeğer kişilik sahibi cahit zarifoğlu dünyamızdan ayrıldı.” cümlesiyle başlayan bir yazı yayınladı. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;bu yazıyı, bugüne kadar unutamayışımın nedeni, toplumun sancılı dönemlerinde, genelde kültür, sanat ve edebiyatın, özelde şiirin dumura uğratmasına yaptığı atıftır: &lt;strong&gt;“12 eylül 1980’den sonra açılan siyasî yol üzerinde bulunuyoruz. 12 eylül’den bu yana birçok türk şairi öldü. şairlerin kısa sayılabilecek bir zaman dilimi içinde peşpeşe sayılabilecek bir zaman dilimi içinde peşpeşe sayılabilecek sıklıkta ölümü tatmalarında düşünmeye açık bir özellik var. müslüman çevreye yakın olmayan şairlerden ergin günçe, turgut uyar, metin eloğlu, edip cansever, 12 eylül’den sonra öldüler. müslüman şairlerin büyük ismi necip fazıl’ın ölümü de, cahit zarifoğlu’nun ölümü de 12 eylül rejiminin izlerinin devam ettiği zamanlara rastladı. insan ömrünün takdir edilmiş bir zamana bağlı olduğuna itikadımız tamdır. böyle olduğu içindir ki, şairlerin ölümüyle şiiri dumura uğratan bir sosyal değişikliğin, siyasî çerçevenin birlikteliğinde düşündürücü bir taraf aramadan edemiyorum.”&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;türkiye’de, 20 yüzyılda, sosyal/siyasal gelişmelerin kültür ve sanatı olumsuz etkilemesi görmezden gelinen bir sorundur: oysa beş askeri müdahalenin, 27 mayıs 1960’tan başlayarak 12 mart, 12 eylül, 28 şubat ve 27 nisan’ın kültür ve sanata yıkıcı etkisi hayati öneme sahip bir araştırma konusudur. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;çünkü her kültürün içinde doğduğu toplum hayatıyla iç içe ilişkisi vardır. kültür verilerinin hayata bağlı bir anlamı vardır. geçmişteki kültür ürünlerinin hayati işlevleri bakımından değerlendirilmesini ve yorumlanmasını sanattan soyutlanmış bir bakışla yapmak nasıl mümkün olabilir?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;toplum, sancısını kesebilmek için bilimsel çıkış yollarını unutup siyasi başarılara yardıma yönelmiş akımlara sarılıyor. ülke için siyasetin tek kurtuluş yolu haline gelmesi ise bir faciaya yol açar: siyasi hareketler, eşi görülmedik bir biçimde, kültür akımlarını etkilerler. böylece, sanatsal bakış, belirli sınırlara itildiğinden, kültür ürünlerinin hayati açıdan anlamlandırılması girişimleri zayıflar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;yaşamasındaki itici gücü, yani temel sorununu yitirmiş bir toplum, içine düştüğü karmaşada, yapay sorunlarla oyalanmaya başlar. sancılı bir toplumun, arayışını icat edilmiş sorunlarla anlamlı kılmaya uğraşması boşunadır. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;dolayısıyla cumhuriyet döneminde, mehmet akif ersoy başta olmak üzere, yahya kemal beyatlı, sultanu’ş şuara necip fazıl yısakürek, yeryüzünün günümüzde yaşayan en büyük şairi sezai karakoç ve çevresinde toplanan müslüman şairler, toplum yaşantısının itici gücüne destek verdiler. şairlerimiz, bu duruş ve tavırlarının ağır bedelini ödediler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;sancılı dönemler, en çok sanatçıları, özellikle de şairleri yıpratıyor. cahit zarifoğlu, 27 mayıs, 12 mart ve 12 eylül askeri müdahalelerine tanık oldu ve ismet özel’in de ifade ettiği gibi 12 eylül’ün getirdiği kargaşada hayatını kaybetti. cahit zarifoğlu, bir şair olarak ancak üç askeri müdahaleye dayanabildi ve üçüncü askeri müdahalede canından oldu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;bu yüzden ülkemizde şairin üç darbelik canı var diyorum. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;rahmetli cahit zarifoğlu’nu ölüm yıldönümünde büyük bir sevgiyle, özlemle ve dualarla anıyoruz. &lt;br /&gt;dayanıklı şairlerimiz de var. bu konuyu da başka bir yazıda işleyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Yürekli&lt;/strong&gt;Haber 7&lt;br /&gt;mustafayurekli@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-4288336164239058896?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/4288336164239058896/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ismet-ozel-milli-gazetede-10.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4288336164239058896'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4288336164239058896'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ismet-ozel-milli-gazetede-10.html' title='Şairin üç darbelik canı var'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Siz1wp0lyhI/AAAAAAAAAM4/jNfWHz2qpkg/s72-c/zarif18.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-414056562334606828</id><published>2009-06-04T00:22:00.001-07:00</published><updated>2009-06-04T00:24:23.152-07:00</updated><title type='text'>CAHİT ZARİFOĞLU'NA HATİM</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sid2UHvy3uI/AAAAAAAAAMo/gVBaQYPJKN8/s1600-h/zarif18.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 218px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sid2UHvy3uI/AAAAAAAAAMo/gVBaQYPJKN8/s320/zarif18.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343369570947358434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit Zarifoğlu, 07 Haziran 1987'de vefat etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl &lt;strong&gt;Eyüpsultan Kültür Merkezi &lt;/strong&gt;olarak Cahit Zarifoğlu'nu Kur'an-ı Kerim'le anıyoruz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Haziran Pazargünü Eyüp Camii'nde hatim duasını yapacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an-ı Kerimin 20 sayfalık cüzlerini aramızda paylaşalım. Burada okuyacağınız cüzü ilan ederseniz, kalan bölümler de paylaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginize ve katkınıza şimdiden teşekkürler. Selamlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-414056562334606828?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/414056562334606828/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/cahit-zarifogluna-hatim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/414056562334606828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/414056562334606828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/cahit-zarifogluna-hatim.html' title='CAHİT ZARİFOĞLU&apos;NA HATİM'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sid2UHvy3uI/AAAAAAAAAMo/gVBaQYPJKN8/s72-c/zarif18.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6180941648845707908</id><published>2009-06-02T10:39:00.000-07:00</published><updated>2009-06-02T10:47:57.211-07:00</updated><title type='text'>Kemal H. Karpat: ‘Demokrasi olsaydı, şeriat gelmezdi’</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiVln5LyODI/AAAAAAAAAMg/ZDPDVoSfh2A/s1600-h/KEMAL+H.+KARPAT.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 218px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiVln5LyODI/AAAAAAAAAMg/ZDPDVoSfh2A/s320/KEMAL+H.+KARPAT.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342788268984514610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Cumhuriyet’in başında demokrasi denenseydi şeriat gelmezdi. Zira Cumhuriyet, Osmanlı’nın hazırladığı demokratik temeller üzerine oturdu ve Türkler tarihte hiç şeriatla yönetilmedi.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türkler, İslamiyet’e tek tanrı anlayışı nedeniyle çok rahat girdiler. Çünkü Orta Asya’da, beş bin yıl önceden ‘tanrı’, diye yüce bir yaratıcı kavram geliştirdiler.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Osmanlı devletinde bir Yahudi medeniyeti oluştu. 19. yüzyılda sadece Yahudiler Osmanlı’dan toprak istemedi. Orduya ilk onlar katıldı. Askerî mekteplere girdiler, subay oldular.” &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NEDEN: KEMAL H. KARPAT&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan, geçmişte azınlıklara yaptıklarımızı “faşizan uygulamalar” olarak niteledi ve kıyamet koptu. Türkiye, her sözde kendisine yönelik bir hakaret arayan, bütün enerjisini kendisini savunmaya ve başkalarını suçlamaya harcayan sağlıksız bir ruh hali içinde. Oysa tarihini öğrense, tarihinin gerçeklerini kabul etse, bu geçmiş, Türkiye’nin önünde bir engel olmayacak, aksine Türkiye’nin ve toplumun önünü açacak. Türkiye kendine güvenecek. Çünkü geçmiş tüm gerçekleriyle öğrenildiğinde ve kabul edildiğinde, Ermeni tehciri, 6-7 Eylül, Rum göçü gibi acı olaylar bir daha tekrarlanmayacak. En önemlisi, bu ülkede pek çok korkunun bizzat yönetenler tarafından özellikle yaratıldığı ortaya çıkacak. Mesela Anadolu’nun hiçbir döneminde şeriatla yönetilmediği ve bundan sonra da yönetilemeyeceği anlaşılacak. Peki, biz tarihimizi niye konuşamıyoruz? Geçmişte azınlıklara neler yaptık? Ermeni katliamını konuşmak niye tabu oldu? Rumları neden gönderdik? Devlet, azınlıklar içinde en çok Yahudilere mi anlayış gösterdi? Azınlıklara bu yapılanlar nasıl bir siyasi anlayışın sonucuydu? Neden tarihle yüzleşmekten bu kadar çok korkuyoruz? Bütün bunları, son kitabı Timaş’tan Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji adıyla yayınlanan önde gelen tarihçimiz Kemal H. Karpat’la konuştuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NEŞE DÜZEL: Başbakan Tayyip Erdoğan, geçmişte azınlıklara yaptıklarımızı “faşizan uygulamalar” olarak niteledi? Neler yaptık azınlıklara? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KEMAL H. KARPAT:&lt;/strong&gt; Başbakan Erdoğan “faşizan” demekle çok büyük hata yaptı. Bir devlet adamının söyleyeceği laf değil bu. Çünkü “faşizan” dediğin zaman, bu, devlet idaresinin politikası manasına geliyor. Halbuki ne Osmanlı’da ne de Cumhuriyet’te devletin açıkça kendi kararıyla azınlıklara yönelttiği bir faşizanlığı yoktur. Bana hemen Kürtleri hatırlatabilirsiniz... Onların konuşma hakları kısıtlandı, şu oldu, bu oldu ama... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1980 darbesinden sonra Kürtçe yasaklanmadı mı? Uzun yıllar süren bu yasak devlet politikası değil miydi?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, hükümetlerin yanlış milliyetçilik anlayışıyla geçici olarak tatbik ettikleri bir politikadır. Bu, hiç bir zaman bir devlet politikası olmamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağışlayın beni ama demokrasilerde ‘devlet ve hükümet politikası’ diye iki ayrı politika yoktur. Demokrasilerde devleti hükümetler yönetir. Politikaları hükümetler belirler. Devlet ve hükümet ancak antidemokratik ülkelerde birbirinden ayrılır, öyle değil mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben her zaman antidemokratik uygulamaları, tek parti rejimini tenkit etmiş biriyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz, “geçmişte azınlıklara yapılanlara faşizan demekle Başbakan hata yaptı” diyorsunuz. Sizce biz geçmişimizde faşizan uygulamalar yaşamadık mı?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bunlara faşizan diyemem. Çünkü faşizan deyince rejim anlaşılıyor. Elbette geçmişte sert tedbirler ve ayırımcılıklar uygulandı ama Türkiye’de devletin rejimi, politikası hiçbir zaman faşizan olmadı. Mesela Edirne’de, Kırklareli’nde 1934’te Yahudilere karşı yapılanlar, Almanya’da eğitim görmüş Nazi fikirli bazı kişilerin yürüttüğü faşizan uygulamalardı. Ama devlet bu uygulamaları desteklemedi, önledi. Devletin içindeki bir kesimin yaptığı hareketlerdi bunlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;12 Eylül faşist bir rejimdi. Özellikle Kürtlere yapılan faşizan uygulamalar ve Diyarbakır Hapishanesi’nde yaşananlar bir devlet politikası değil miydi&lt;/strong&gt;? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz ve ben konuşurken faşizan diyebiliriz ama bir başbakanın ağzından çıktığında bu sözün manası değişiyor. O zaman rejim faşist oluyor ki, bu rejimin faşist olduğu sonucunu çıkaramazsınız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bizde, azınlıklara karşı faşizan davranışlara sadece Cumhuriyet döneminde değil, daha önceki dönemlerde de rastlanıyor. Osmanlı’nın son döneminde Ermeni olayları yaşandı. İktidardaki İttihatçılar neden azınlıklara karşı o kadar haşindiler?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O devirde tüm azınlıklara haklar tanınıyor. Nüfus olarak en kalabalık unsur olan Türklere ise hiç bir hak tanınmıyor. Türklerin varlığı dahi kabul edilmiyor. Unutmayınız... Sultan Abdülhamit hiçbir zaman Türk etnik kimliğini bir devlet politikası olarak tanımadı. Kendisine sorulduğunda “ben Türküm” dedi ama Türk milliyetçiliğini açıkça mahkûm etti. O, İslam’ı kimlik olarak benimsedi. Abdülhamit döneminde milliyetçilik sadece Türklere ve Araplara yasaktı. Çünkü ona göre Müslümanlar biri bütündü. Gayrımüslimlere ise milliyetçilik serbestti. Avrupa’nın korkusuyla, Rum, Ermeni, Yahudi bütün azınlıklara milli görüşlerini, dillerini geliştirme hakkı tanınıyordu. İstanbul’da Rum milliyetçiliğini yaymak için kültür cemiyetleri kuruldu. Rumlar bunlardan söz etmiyor. Ayvalık’ta bir Rum akademisi kurulmuş, Rum milliyetçiliği yapılıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İttihatçıların meselesi Sultan Abdülhamit’leydi, azınlıklarla değildi ki. İttihatçılar niye azınlıklara haşin davrandılar? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İttihat ve Terakki Partisi iktidara gelince, ezilmiş, haklarından mahrum edilmiş bir millet olarak Türkleri gördü. Türklere milli haklar verilmesini savunan uygulamalarda bulundu. Öbürlerine ise “sen biraz çekil, geride dur” dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İttihatçılar “biraz çekil” demenin de ötesinde şeyler yapmadılar mı? Ermeniler için Tehcir Kanunu çıkarmadılar mı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Türk milliyetçiliğinin ilk safhalarıdır. Bu safhalarda, aynı toprak parçası üzerine mücadele ediliyor. Türk’ün “benim toprağım” dediğine öbürü de “benim toprağım” diyor. Unutmayınız ki, İttihat ve Terakki iktidarının ilk altı ayında muazzam bir sulh ve dostluk havası esti. Ermeniler İttihat ve Terakki’yi desteklediler, ona oy verdiler. Neden? Çünkü herkes, İttihat ve Terakki’nin Osmanlı’yı tasfiye edeceğine ve herkese imparatorluktan parça parça toprak dağıtacağına inanıyordu. Sevr anlaşması, biraz bu düşüncenin neticesidir. Ama altı ay sonra İttihatçılar, “biz bu devleti tasfiyeye değil, kurtarmaya geldik” dediler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ermeniler 1915’te bu yüzden mi sürüldü? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehcir uygulaması bu düşünceden çıkmadı. Ermeni meselesinde ağırlığı, ‘1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Osmanlı ordusunun Sarıkamış’ta hücuma geçip başarılı olmaması, Rus karşı taarruzunun ise başarıyla sonuçlanıp Rusların Doğu Anadolu’yu işgal etmesi’ gibi beklenilmeyen bir sürü olaya vermek lazım. Tehcir’in ilk sebebi Rus ilerlemesiydi. Unutmayınız ki, 25 Nisan 1915’te Ermenilerin yaşadığı bölgenin büyük kısmı Rus işgali altındaydı. İttihat Terakki sadece kendi kontrol ettiği bölgedeki Ermenileri Suriye’ye gönderdi. Erzurum’un bir kısmı, Kars, Van gibi işgal altındaki bölgede yaşayan bir milyon Ermeni ise Rus ordusuyla 1917’de geri çekilirken, onunla birlikte bugünkü Ermenistan’a gitti ve onun nüfusunu oluşturdu. Benim amacım burada o milleti, bu milleti savunmak değil. Benim amacım, olayları anlatıp bir denge kurmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu ülkede insanlara geçmişlerini öğrenmemeleri için hep baskı yapıldı. Mesela Ermeni olaylarının konuşulması ne zaman yasaklandı? Ne zaman bu konu bir tabuya dönüştü? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet yeni kurulmuştu ve ileriye bakmak istiyordu. Eski şeylerinden mesela 1915 olaylarından bahsedilmedi. Sadece Türkiye’de değil, başka yerlerde de geçmiş tartışılmadı. Geçmişin üzerine sünger çekmenin daha iyi olacağı düşünülüyordu. Bu arada Lozan Muayedesi (anlaşması) de Türkiye Cumhuriyeti’ndeki azınlıkların durumunu kesin olarak tayin etti. Onlara okul ve kilise hakları verildi. Müslümanlardan çok daha fazla dinî haklara sahip oldular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lozan Anlaşması’yla gayrımüslimlerin hak ve hukukları garanti altına alındı ama Türkiye Cumhuriyeti kendi kuruluş anlaşmasını bile daha sonra ihlal etti ve bu maddeleri uygulamadı. Öyle değil mi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman ihlal edildi fakat bugün yine Türkiye’de Ermenilerin okulların var. Ermenistan’da ise Türk yok. Bunu çok normal karşılıyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada bir fark yok mu? Türkiye’deki Ermeniler bizim vatandaşımız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ayrı mesele... Bir de Ermenistan, Doğu Anadolu’yu istiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenistan Cumhurbaşkanı, Türkiye’den toprak taleplerinin olmadığını söyledi ama... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenistan, Türkiye’ye “soykırımı kabul et” diyor. Bundan vazgeçmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ermeni meselesi ne zaman tabuya dönüştü diye sormuştum. Ermeni mallarına el konuldu mu peki? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet konuldu. Ermeniler terk ettikten sonra el konuldu şüphesiz. Osmanlı hükümetinin bazı valiliklere gönderdiği vesikalar var. “Ermenilerden kalan mallara el konulmasın, bunların listesi yapılsın ve döndüklerinde malları iade edilsin” deniyor. Bende böyle iki vesika var. Ama bunlar uygulanmamış, ayrı mesele. Bazı büyükler el koydu, bazı yerlere de muhacirler yerleştirildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cumhuriyet neden bu Ermeni faciasına sahip çıktı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk bu meseleyle ilgili değildi ve herhangi bir yerde bir ilişikliği tespit edilmedi. Bu önemlidir. Bakınız bu konuşma objektif olaylara dayanan konuşmadan çıkıp bir polemiğe dönüşüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Diğer azınlıklara neler yaptık biz? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı olaylar, patlamalar yaşandı. Hem neden Yunanistan’da, Bulgaristan’da, başka yerlerde Türklere yapılmış olan muamelelerle ilgili röportajlar yapılmıyor da, Türkiye’de yapılıyor bunlar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu onların ayıbı değil mi? Tarihlerini, geçmişleri merak etmemek, vatandaşlarının haklarını ve demokrasiyi savunmamak onların ayıbı değil mi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklısınız ama bu değerlendirme daima iki tarafı dikkate alarak, olaylara daha geniş açıdan bakarak yapılmalı. Ve bu olaylara neden olan dünya çapındaki olaylar da unutulmamalı. Bu meseleler böyle ele alınmadığı için bugün Türkiye’de bu konuları konuşan insanlara büyük bir tepki var. Bu meseleler konuşulsun ama konuşma tek taraflı olmasın. Türk şöyle Rum böyle hareket etmiş, hepsi konuşulsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz iki tarafı da anlatarak cevap verin. Rumları neden gönderdik? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere Rumlar Anadolu’ya nasıl geldiler? 19. yüzyılda kapitalizmin Anadolu’ya girmesiyle adalardaki Rumlar 1815-20’lerde Batı Anadolu’ya geçerek buralarda iş sahibi oldular. Daha sonra akrabalarını getirdiler, Yunanistan’daki bankaların verdiği kredilerle işletmeler kurdular. Mesela Ayvalık endüstri merkezine dönüştü. Rumların Batı Anadolu’ya ekonomik penetrasyonu oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkler Anadolu’ya gelmeden önce Rumlar ve Ermeniler yok muydu? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vardı. Bizans Rumları vardı. Kapitalizmin girişiyle birlikte, Batı Anadolu’daki halkı yoğunluk Rumlarda olmak üzere ‘sermaye’ sömürdü. Bunları yönlendiren de İngiliz, İtalyan sermayesiydi. O dönemde Batı Anadolu’da Müslüman halk arasında öyle büyük fakirlik vardı ki... Kadınlar doğurmamak için çocuklarını düşürüyorlardı. Henüz ilişkiler Rum, Hıristiyan düşmanlığına dönüşmemişti ama halk onlarla arasındaki farkı hissediyordu. Nihayet 1919’da burayı Yunanistan’a katmak için büyük bir Rum istilası yaşandı. Kurtuluş Savaşı olmasaydı İstanbul, Trakya ve Ege bugün Yunanistan olmuştu. Fakat bir başka olay daha yaşandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ne yaşandı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1912-13 Balkan Savaşı sonunda, Yunanistan Makedonya’nın güneyini aldı. Merkezi Selanik’te olan bu bölgenin halkının ekseriyeti Slavdı yani Bulgardı. Yunanistan bu bölgeyi Rumlaştırmak için Anadolu’dan Rumları çekmeye başladı. İttihat ve Terakki Hükümeti’yle nüfus mübadelesini konuştu. Nihayet 1926’da mübadele gerçekleşti ve din esas alındı. Cumhuriyet döneminde bir de savunulacak hiçbir tarafı olmayan 6-7 Eylül olayları yaşandı. Benim itirazım bu olayların tek taraflı anlatılması ve durmadan Türklerin mahkûm edilmesi. Ben Rumeliliyim. Türk diye görmediğim işitmediğim hakaret kalmamış. Elimden bütün mal mülk alınmış. Ben kurtuluşu vatanım diye Türkiye’ye gelmekte bulmuşum. Niye onlarınkinden de söz edilmiyor? Ben Osmanlı döneminde Dobruca’da doğdum. Babadağ kasabasında Rum, Ermeni, Türk, Rus, Yahudi herkes birlikte yaşıyordu. Bugün hiçbiri yok orada. Sadece 50 hane Türk var. Gerisi Romen. Oysa benim sülalem 500 seneden beri Romanya’daydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bizim Ermeni ve Rum vatandaşlarımız da yüzyıllardır burada yaşamıyorlar mıydı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Her yerde durum bu maalesef. Ulus devletlerin milliyetçiliği, hâkim kavme üstünlük veriyor. Orada Rum, burada Türk üstün kılınmak isteniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cumhuriyet döneminde Bizans Rumları da gönderilmedi mi Anadolu’dan? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nüfus mübadelesinde gönderildiler. 1930’larda da yine anlaşmaya dayanarak Romanya ve Bulgaristan’da yaşayan Türkler Anadolu’ya göç ettiler. Türklere ihtiyacımız olduğu için onları biz getirdik oralardan. Türkiye’nin nüfusu o kadar azalmıştı ki... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Azınlıklar içinde en çok Yahudilere mi devlet anlayış gösterdi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bakıma evet. Bu da yine tarihî nedenlere dayanıyor. 19. yüzyılda milliyetçilik hareketleri ortaya çıkarken, tek toprak istemeyen Yahudiler oldu. Mesela ekalliyetlerin orduya katılması sözkonusu olduğunda ilk katılan Yahudilerdi. Askerî mekteplere girdiler, subay oldular. Osmanlı devleti 200-300 sene Yahudi kültürünün bayraktarlığını yaptı. Avrupa’da Yahudiler ezilirken, burada varlıklarını geliştirdiler. Yahudi dini ve tarihi üzerine kitaplar yazıldı. Osmanlı devletinde bir Yahudi medeniyeti oluştu. Biliyorsunuz... 1492’de İspanya’dan Osmanlı’ya bir Yahudi göçü oldu. Sefarad Yahudileri dediğimiz bu Yahudiler bugün konuştukları İspanyolca Türkçe karışımı bir dil olan Ladino’yu yani Edirne’de, Selanik’te, İstanbul’da oluşturdular. Selanik o dönemde bir Yahudi şehri haline geldi ve 1944’e kadar da öyle kaldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Selanik Yahudileri İttihat ve Terakki’nin kurulmasında önemli rol oynamadılar mı?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, önemli etkileri oldu ama sanıldığı kadar değil. İttihat ve Terakki’yi onların yönettiği doğru değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de son dönemde bu tartışmalar çok canlandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunun büyük ölçüde Selanikli Yahudiler olduğu yönünde kitaplar yayınlanmaya başladı. Tarih bu konuda ne diyor? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçma... Tamamıyla saçma. Atatürk’e de Yahudi dönmesi diyorlar. Hocası Şemsi Efendi Yahudi dönmesiymiş. Eeee ne olacak? Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bugün azınlıklar canlanıyor. Sabetaycılar da tarihlerini araştırıyorlar. Bazı Sabetaycı kitaplar, Yahudilerin Türkiye’de daima baskı altında yaşadıkları intibaını veriyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sabetaycılık nedir? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17. yüzyılda “ben mehdiyim” diyen Sabetay Sevi mahkûm edilmek üzere padişahın önüne getirildi. Müslüman olunca ona inanan grup da Müslüman oldu. Bizdeki dönmeler onlardır. Aralarından fevkalade büyük âlimler, Türkler çıktı. Naim Talu gibi başbakanlar çıktı. Ahmet Emin Yalman gibi demokrasiyi savunmuş çok mühim insanlar çıktı. Bir de unutmayınız... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evet... &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1949’da Türkiye İsrail’i tanıdığında Müslüman dünyası şok oldu. Oysa 6. ve 8. yüzyıllarda Hazarlar denilen büyük Türk topluluğunun Museviliği kabul ettiği ve Ukrayna’nın da bir kısmını alarak Rusya’nın güneyinde bir imparatorluk kurmuş olduklarını bilseler daha çok şaşırırlardı. Türkçe konuşan Hazarlar, Avrasya tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Türklerin Museviliğe yönelik ilgisinin geçmişte başka örnekleri de var. Mesela Türkler neden Museviliğe yakınlık gösterdi ve gösteriyor? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu yakınlığın nedeni nedir? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasından beş bin yıl kadar önce, Orta Asya’da yaşayan Türk kabileleri tanrı veya tengri diye eşi benzeri olmayan yüce bir yaratıcı kavramı geliştirmişlerdi. Türkler, karşılaştıkları Yahudilerin benimsedikleri İbrahimi tanrı anlayışıyla kendilerinin geliştirdiği tanrı kavramının benzer olduğunu gördüler. ‘Aynı tanrıya ve kitaba inanıyoruz. Demek ki inancımız gereği kardeşiz’ diye düşündüler. Bu tarihsel olgu Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Cumhuriyet döneminde de doğrulandı... Türkler İslamiyet’e tek tanrı anlayışı nedeniyle çok rahat girdi. Eğer senin kültüründe tek tanrı anlayışı varsa, o zaman şekillenmiş dinlerle karşılaştığında bunları çok daha rahat alabiliyorsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hıristiyanlık da tek tanrılı din. Neden İslamiyet tercih edildi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı Türkler Hıristiyan oldu ama Türk kavimlerinin yüzde 99’u Müslüman oldu. Museviliğin ve İslamiyet’in hâkim kavim görüşü Türklerin aşiret, kabile görüşüyle uygundur. Yahudilik de, Müslümanlık da bir kavim, bir grup bilinciyle beraber oluştu. O kavmin kültürüyle din özdeşleşince, o kavmin insanları o dine daha sıcak bakıyor. İslam’ın bazı dış görüntüleri Kureyş kabilesinin Arap görüntüleridir. Halbuki Hıristiyanlık, her şeyden evvel Roma devletinin içinde doğdu ve ruhani bir din olarak ortaya çıktı. Bir kabilenin kültürünü, dilini almadı. Her şey Roma kanunlarına tâbiydi. Esasen Hıristiyanlık, o devirde Kudüs’te o Yahudiliğin etik ölçülerini kaybetmesine karşı Yahudiliğe bir tepki olarak doğdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türklerle Yahudiler arasında çok uzun bir geçmişten gelen bir yakınlık var. Ama aynı zamanda bir Yahudi düşmanlığı da var. Açığa çıkmayan ama hep alttan alta hissedilen Yahudi düşmanlığı nereden kaynaklanıyor? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyonistlere karşı bir tedirginlik var. Bu tedirginlik, Filistinlilere duyulan sempatiden doğuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz, günümüzde insanların tekrar köklerine, kimliklere döndüklerini söylüyorsunuz. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet... İnsanın köküne dönmesi demek, kendisini keşfetmesi demektir. Ben neyim, nereden geldim, bugünkü durumuma nasıl ulaştım, bu kişiliğimi nasıl elde ettim, ben nasıl oluşuyorum, başkalarından nasıl ayrılıyorum meselesi ön plana çıktı. İnsanlar, globalleşmenin kendi etnik ve dinî kimliklerini yok edeceğinden korkarak müdafaaya geçtiler. Şimdi o küçük kimliklerini arıyorlar. Anlayacağınız, bizde olup bitenler geniş çapta dünyada da oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnsanlar etnik kimliklerine giderek daha mı sıkı sıkıya sarılacak? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus-devlet siyasi maskesi ve hırsları geniş çapta törpülenerek devam edecek. Yani ulus-devlet bir kültür devleti olacak. Bu kültür devleti, kendi diline ve geleneğine sarılacak ama kendisinden olmayanların haklarını da tanıyacak. Geçmişte dünyaya bunun örneğini Osmanlı imparatorluğu verdi. Geleceğin kültür devleti, Osmanlı örneğindeki gibi davranacak, kültürlere hâkim olmayacak. Ben Osmanlı’nın dirilmesini savunan biri değilim ama küreselleşmenin en iyi modeli o. Herkesi rahat bırakmış ama hepsinin tepesinde bir şemsiye gibi durarak onları korumuş. İnsanları, kendi geçimini sağlayacak kadar sömürmüş. Osmanlı’da bir aristokrat sınıf yetişmemiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Niye yetişmemiş? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aristokrat sınıf olunca sömürü daha çok genişler ve halkta muazzam bir tepki uyandırır. Osmanlı’da en üste küçük bir bürokrat sınıf oturdu. Osmanlı devletinin 19. yüzyıla kadar bütün merkezi bürokrasisi 17 bin - 20 bin kişiydi. Üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğu 17-20 bin kişi idare ediyordu. Bu bürokrasinin ana vazifesi yerel idarelerle işbirliği ve koordinasyon sağlamaktı. Bu sistem 19. yüzyılda kötüleşti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nasıl kötüleşti? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı toprak kaybetti ama bürokrasi beş misli arttı ve 100 bine çıktı. Yani bürokrasi bir sınıf oldu. Modernizm adına halkın sırtından geçinen bir sınıf oluştu. Alabildiğine büyüdüğü için karnı doymaz oldu. Daha fazlasını istedi. Sonuçta kendi görüşleri doğrultusunda halka dayalı bir idare kurmak istedi ve birinci meşrutiyet oldu. Böylece devlet ve bürokrasi halkı sömürmeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cumhuriyeti de Osmanlı’nın bu bürokrasi kadroları kurmadı mı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyeti kuruyorlar. Bir devamlılık var tabii. Devlet gemisini yürütenler aynı adamlar. Prensip olarak daha fazla halka dayanmak istiyorlar ama bu ilkenin gerçekleşmesi için mevkii, gelir ve şöhretten fedakârlık yapmaları lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kayıtsız şartsız egemenlik halkın oluyor mu peki? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmuyor tabii. Onu ilan edip duruyor ama onun tam tersini yapıyor ve devletçilikte Rusya’yı model alıyor. Halkın dinî inancını laiklik adına önlüyor. Fikir hürriyetlerini engelliyor. Rejimin kötülüğü, halkı demokrasi arayışına itiyor. Halk kurtuluşu demokraside buluyor. Demokrasiyi anladığı bildiği için değil. İttihat ve Terakki döneminden beri, hatta Abdülhamit’in Birinci Meşrutiyet devrinden beri halk demokrasiye sarılıyor. Türkiye’de ana mesele azınlıklar meselesi değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ana mesele sizce nedir? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana mesele yüz senelik bir idareci grubunun yerine daha demokratik bir idare getirmektir. Onların yarattığı ideolojiyi daha demokratik bir ideolojiyle değiştirmektir. Yeni bir devletin kurulması için bir süre için sert bir idare gerekiyordu diyorlar. Hayır, böyle sert bir idareye ihtiyaç yoktu. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yüz sene evvelden Osmanlı devletinin hazırladığı demokratik temeller üzerine oturtuldu. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;O dönemde demokrasinin bu ülkeye şeriat getireceğini ileri sürenler var. Sizce şeriat gelir miydi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeriat gelmezdi çünkü Türkler hiçbir zaman şeriatla yönetilmediler. Osmanlı devleti hiçbir zaman şeriatla idare edilmedi. Ama Milli Mücadele’den sonra Şeyh Sait isyanları gibi isyanlar genişleseydi, geçici olarak belki bir İslami idare kurulabilirdi. Çünkü bu gibi karışık zamanlarda küçük bir grubun hareketiyle her şey olabilir. Ama önünde sonunda temel güçler kendini tekrar gösterirdi ve Anadolu’da demokratik bir rejim uygulanırdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-6180941648845707908?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/6180941648845707908/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/kemal-h-karpat-demokrasi-olsayd-seriat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6180941648845707908'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6180941648845707908'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/kemal-h-karpat-demokrasi-olsayd-seriat.html' title='Kemal H. Karpat: ‘Demokrasi olsaydı, şeriat gelmezdi’'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiVln5LyODI/AAAAAAAAAMg/ZDPDVoSfh2A/s72-c/KEMAL+H.+KARPAT.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-3267584699641790206</id><published>2009-06-02T02:26:00.000-07:00</published><updated>2009-06-02T02:29:42.251-07:00</updated><title type='text'>Arnavutluk’ta misyoner faaliyetleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiTw-gJVCsI/AAAAAAAAAMY/iRDh7NTOU_U/s1600-h/arnavut.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 251px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiTw-gJVCsI/AAAAAAAAAMY/iRDh7NTOU_U/s320/arnavut.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342660014539868866" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Arnavutluk Diyanet İşleri Başkanı Selim Muça’ya göre: Balkanlar’da misyoner çalışmaları Arnavutluk’u merkez edinmiş durumdadır. Başkent Tiran’da 114 kilise faaliyet göstermektedir. Kaldı ki 4 milyon 300 bin nüfuslu Arnavutluk’un yüzde 70’i Müslüman, yüzde 20’si Ortodoks ve yüzde 10’u Katolik’tir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Dışişleri Bakanlığının 2006 tarihli raporuna göre Arnavutluk’ta 245 dini vakıf, kurum ve grup vardır. Tiran Adliyesine kayıtlı bu dini teşekküllerin, 34’ü Müslümanlara, 189’u Hıristiyanlara aittir. Arnavutluk’ta 4 inanış vardır. Sünni Müslümanlık, Bektaşilik, Ortodoksluk ve Katolikliktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnavut yazarlardan Ajni Sinani’ye göre Katoliklerin Arnavutları dinlerinden döndürme yönünde özel programları ve saldırgan bir propagandaları vardır. Sayısız faaliyetlerinden en önemlisi Tiran’ın merkezinde büyük bir katedral inşa etmeleridir. Bunun yanında Katolik üniversitesi, çok sayıda enstitü, gazete, radyo, televizyon ve siyasi partileri vardır. Yunanistan’da 700 bini aşan göçmen Arnavutları Ortodoks yapmak için Ortodoksların faaliyetleri vardır. Dinlerinden dönmeleri yanında asimile ederek kültürlerinden koparmaktadırlar. Arnavutluk 1991 yılında sınırlarını Batı ülkelerine açınca Protestan, Mormon, Yehova Şahitleri, Evanjelist, Kalvinist, Advenist, Teleevanjelist, Kadıyanist, Bahai, Vehhabiler ve Şiilerin istilasına uğradı. Şeytana tapanlar bile vardı. Sadece Ehl-i Sünnet yoktu. Kosova ve Makedonya’daki durum ise Arnavutluk’tan daha kötü idi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnavutluk’un İslama girişi Osmanlı öncesine kadar eski bir geçmişe sahiptir. Müslüman tarihçi İdrisî ve onun kılavuzu İbn-i Kalkalî’nin ifadesine göre Osmanlı öncesi Vlora, Durrus, Himara gibi sahil şehirlerinde ziraat ve sanatın gelişmesinde Müslümanların katkısı hayli fazladır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı öncesi Arnavutluk’ta İslam dinini tanıtan önemli kişilerden biri de Sarı Saltuk Hazretleridir. Yazılı kaynaklara göre kendisi Türk olup, Arnavutluk’a gelen ilk Müslüman Türk’tür. (Kabrini ziyaret ettim, mescidinde vakit namazı kıldım.)&lt;br /&gt;Arnavutluk Diyanet İşleri Başkanı Selim Muça’ya göre: “Balkan ülkelerinin İslamiyet ile şereflenmeleri ve özellikle Arnavut milletinin İslamiyete girişi, komünist Balkan tarihinin iddia ettiği gibi zorla, zulümle değil, 3-4 asır süresince tedrici olarak ve barış içinde gerçekleşmiştir... Osmanlı Devleti sınırları içerisinde çeşitli ırk ve din mensupları yaşamıştır. O zamanlar, birlikte yaşayan milletler arasında böyle bir hoşgörü görülmemiştir. Orta Çağ Avrupası böyle bir hoşgörüden habersizdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-3267584699641790206?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/3267584699641790206/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/arnavutlukta-misyoner-faaliyetleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/3267584699641790206'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/3267584699641790206'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/arnavutlukta-misyoner-faaliyetleri.html' title='Arnavutluk’ta misyoner faaliyetleri'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiTw-gJVCsI/AAAAAAAAAMY/iRDh7NTOU_U/s72-c/arnavut.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-932834130606212996</id><published>2009-06-02T02:19:00.000-07:00</published><updated>2009-06-02T02:22:31.229-07:00</updated><title type='text'>Ermeniler ve bazı gerçekler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiTvUnjK7LI/AAAAAAAAAMQ/xuWZ4xKyXZM/s1600-h/Ermeni+tahciri.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 220px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiTvUnjK7LI/AAAAAAAAAMQ/xuWZ4xKyXZM/s320/Ermeni+tahciri.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342658195461172402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Selçuklu ve Osmanlı devrinde dile kolay 850 yıl Ermeniler “Millet-i Sadıka” olarak huzur, güven, refah içinde yaşadılar. 1878 Berlin Kongresinden sonra başta İngiltere olmak üzere, Fransa, Rusya ve bilhassa ABD misyonerleri millet-i sadıka olan Ermenileri “Büyük Ermenistan” ve Anadolu’da bağımsızlık maskesi altında isyana sürüklediler. Ve Ermeni çeteler 1882-1914 arasında 39 defa son derece büyük katliam ve isyan yaptılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Tarih Kurumu Araştırmaları Masası Başkanı Prof. Dr. Kemal Çiçek’in Ermeni iddialarına karşı açıklaması şöyledir: “Ermenilerin, tehcir uygulamasını 27 Mayıs 1915’te kendi hallerindeyken jandarma tarafından ‘Hadi siz gidiyorsunuz’ denilerek yapılmaya başlandığını iddia ettiklerini, ancak bu durumun gerçek olmadığını... Kurulması planlanan Ermenistan’ın düşünülen devlet başkanı Baghos Nubar Paşa’nın Fransa Dışişleri Bakanlığına yazdığı ve arşivlerde bulunan mektubuna göre: ‘150 bin kişilik Ermeni ordumuz hazır. Ayrıca 40 bin kişilik ihtiyat kuvvetimiz var. Mebus Karekin Pastırmacıyan Erzurum’da emrinizi bekliyorlar’ ifadesini kullandığına dikkati çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Talat Paşa Ermenilerin istediği yerleri (Osmanlının yüreği, gövdesi) olarak tanımlayıp, Ermeni mebuslara (Maceraya gitmeyin, haddinizi bildiririz) dedi. Ama hadlerini bilmiyorlar. Yok efendim, 300- 400 bin, 1.5- 2.5 milyon kişi ölmüş. Bunların hepsi hikâyedir... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...O dönemde çok kısa sürede ve plansız Kafkasya’dan göç ettirilen 1 milyon 200 bin Müslümandan 702 bini yerleştirildi. 500 bin kişi ortada yok. Bu rakama Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün Ermenilerin öldürdüğü dediği 518 bin kişi dahil değil... Onlar Anadolu’da yaşayan Türklerden ölenler. O rakamın da 122 bin kişisi tehcirden önce Ermeniler tarafından öldürüldüler...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 nüfus sayımında Ermenistan nüfusu 3 milyon 150 bindir. Erkeklerin çoğu Ermenistan dışına çalışmaya gittiğinden şu anda 2 milyonun altındadır. Sadece Türkiye’de 60 ya da 40 bin kaçak Ermeni vardır. Nüfusun 2 milyon 100 bini kadın. Erkeklerin yüzde 60’ı yurt dışında. Kadınların iş gücündeki oranı yüzde 35. Türkiye’de Ermenilerin sayısı 50 bin. 1924’te 300 bin idi. Türkiye’deki Ermeniler cumhuriyet devrinde devlete sadık kalmışlardır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Batı, Ermenileri -Osmanlıya olduğu gibi- şimdi de Türkiye’ye karşı kullanmaktadır. Kaybeden Ermenilerdir. Ne zaman uyanacaklar. Batının oltasına takılmasalardı, Türkiye’de Ermenistan nüfusu kadar Ermeni refah içinde yaşayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Yürekli&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-932834130606212996?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/932834130606212996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ermeniler-ve-baz-gercekler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/932834130606212996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/932834130606212996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/06/ermeniler-ve-baz-gercekler.html' title='Ermeniler ve bazı gerçekler'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SiTvUnjK7LI/AAAAAAAAAMQ/xuWZ4xKyXZM/s72-c/Ermeni+tahciri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-4301308113939118232</id><published>2009-05-28T13:22:00.000-07:00</published><updated>2009-05-28T13:27:54.124-07:00</updated><title type='text'>Son Nefes Neden Önemlidir?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sh7zoDHwDhI/AAAAAAAAAMA/b8RkJGR6DGY/s1600-h/ON+Topba%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sh7zoDHwDhI/AAAAAAAAAMA/b8RkJGR6DGY/s320/ON+Topba%C5%9F.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5340974077466119698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsan kendisini en doğru şekilde son nefesinde tanır. O anda güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün bir ömrü, kalp gözünün önünde sergilenir. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir itiraz ve gaflet perdesi de inemez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdanı derin bir pişmanlık iklimine sokar. Bu sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur. &lt;br /&gt;Hadîs-i şerîfte: &lt;br /&gt;“Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur.” buyrulur. (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 663)&lt;br /&gt;Yâni gönüller, yaşarken en çok ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bu meşgûliyeti de âhiretteki durumuna dâir ipucu verir. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır. &lt;br /&gt;Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder:&lt;br /&gt;“Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; “Lâ ilâhe illallâh!” deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.”&lt;br /&gt;İşte bu hikmete binâendir ki eskiler; «Su testisi su yolunda kırılır...» demişlerdir. &lt;br /&gt;Kur’ân-ı Kerîm, son nefesinde ebedî kurtuluşa erme mücâdelesi veren îman kahramanlarını ve nâil oldukları mükâfatları, birer ibret levhası hâlinde sergilemektedir. Bunlardan biri de Ashâb-ı Karye’den Habîb-i Neccâr’dır. O sâlih zât, îmânı ve irşâdı sebebiyle taşlanarak katledilmişti. Fakat bu dünyaya âit perdelerin kapandığı son nefesinde, gideceği âleme âit perdeler açılıp nâil olacağı lutuflar kendisine gösterilince o, kavminin gafletine acıyarak:&lt;br /&gt;“...Keşke kavmim bunu bilseydi!..” (Yâsîn, 26) dedi. Zîrâ kendisine, fânî âlemdeki taşlanmasının karşılığında sonsuz bir saâdet bahşedilmişti.&lt;br /&gt;Son nefes aynasında huzur veren manzaralar seyredebilmemiz için Rabbimizin râzı olduğu bir hayat yaşamamız şarttır. &lt;br /&gt;Hadîs-i şerîfte buyrulur:&lt;br /&gt;“Bir kimse son nefeste (hâlis bir kalb ile) kelime-i tevhîd getirirse, cennete girer...” (Hâkim, Müstedrek, I, 503)&lt;br /&gt;Yâni ömrümüz boyunca kelime-i tevhîdin muhtevâsı içinde yaşayabilirsek, son demde onunla Hakk’a yolculuk edebiliriz. Çünkü dünya hayatında yaşadıklarımız, son nefesimizin; son nefesimiz de âhiretteki hâlimizin tercümânı gibidir.&lt;br /&gt;Fakat bu hususta bâzı istisnâ tecellîler de yok değildir. Yâni bir kul, son nefesini îmân ile verebilmek için her ne kadar sâlih amellerle dolu bir hayat sürmeliyse de buna güvenerek Allâh’ın rahmetine nâil olacağına kesin gözüyle bakmamalıdır. Bunun zıddına bir kul da düştüğü günahlara ve süflî hayata bakarak Allâh’ın rahmetinden ümîdini de kesmemelidir. Zîrâ son nefesin ne şekilde olacağı, ilâhî bir sırdır.&lt;br /&gt;Allah dostu Süfyân-ı Sevrî Hazretleri’nin genç yaşta beli bükülmüştü. Sebebini soranlara şöyle derdi:&lt;br /&gt;“–Kendisinden ilim tahsil ettiğim bir hocam vardı. Vefâtı esnâsında ona telkinde bulunduğum hâlde bir türlü kelîme-i tevhîdi söyleyemedi. İşte bu hâli görmek, benim belimi büktü.”&lt;br /&gt;Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Hâttâ Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Cenâb-ı Hakk’a:&lt;br /&gt;تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ&lt;br /&gt;“…(Ey Allâh’ım!) Benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101) diye ilticâ etmesi, bizler için son derece ibretlidir.&lt;br /&gt;Bu sebeple mü’min, havf ve recâ (korku ve ümid) duyguları arasında son nefes imtihanına hazırlanmaya gayret etmelidir. &lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede buyrulur:&lt;br /&gt;“(Ey İnsanlar!) Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)&lt;br /&gt;Ha¬dîs-i şe¬rîf¬te de şöyle buyrulur: &lt;br /&gt;“Bir kim¬se uzun za¬man cen¬net¬lik¬le¬rin ame¬li¬ni iş¬ler, son¬ra ame¬li ce¬hen¬nem¬lik¬le¬rin ame¬liy¬le so¬na er¬di¬ri¬lir. Bir kim¬se de uzun za¬man ce¬hen¬nem¬lik¬le¬rin ame¬li¬ni iş¬ler, son¬ra ame¬li cen¬net¬lik¬le¬rin ame¬liy¬le hi¬tâ¬ma er¬di¬ri¬lir.” (Müs¬lim, Ka¬der, 11)&lt;br /&gt;Îman selâmetiyle âhirete intikal edebilmek husûsunda kulun mut¬lak bir em¬ni¬yet veya mut¬lak bir ye¬is/ümitsizlik duygusu içinde bulunması yanlıştır. Çün¬kü son ne¬fes¬te vâ¬kî ola¬cak du¬ru¬mu hiç kim¬se bi¬le¬mez. Bu sebeple hayatı korku ve ümit duyguları içinde, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak gerekir. &lt;br /&gt;Dolayısıyla âkıbetimiz hakkında fazla ümîde kapılıp gevşememeli, buna mukâbil fazla korkuya kapılıp ümitsiz de olmamalıyız. Hayatımızı büyük bir dikkatle yaşamalıyız. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsının da gadabının da bazen çok büyük, bazen orta, bazen çok küçük görünen şeylerde gizli olabileceğini hatırımızdan çıkarmamalıyız. &lt;br /&gt;Nitekim Peygamber Efendimiz’in bildirdiği üzere, susuzluktan soluyan bir köpeğe su veren günahkâr biri, sırf bu merhamet tezâhürü sebebiyle affedilerek cennetlik olmuştur. Buna mukâbil, kedisine merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen ibâdet ehli biri de cehenneme dûçâr olmuştur. &lt;br /&gt;Her insan başına gelen büyük-küçük pek çok lutuf ve kahır tecellîleriyle imtihan edilmektedir. Şâyet biz, dünyanın imtihan diyarı olduğunu unutursak, her musîbet ve hattâ her nîmet, bizim için başlı başına bir âfet kesilir. Aksine biz, dünyanın fânîliğini, ölümün hakikat olduğunu ve âhiretin ebedîliğini her an hatırlarsak, nîmetler de, felâketler de bizi Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran birer lutuf vesîlesi hâline gelir.&lt;br /&gt;Hak Teâlâ birçok âyet-i kerîmede, dünya hayâtını imtihan gâyesiyle yarattığını ha-tırlatmaktadır. Gaflete dalarak asıl gâyemizi unutma ihtimâlimize karşı birer ilâhî îkaz du-rumundaki bu âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:&lt;br /&gt;“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak Biz’e döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 35)&lt;br /&gt;“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır...” (el-Mülk, 2)&lt;br /&gt;“Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır bir takvâ ile korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102)&lt;br /&gt;Hayatın gâyesi, güzel bir kul olarak yaşamak ve güzel bir kul olarak can vere-bilmektir. Zîrâ hedef, Cenâb-ı Hakk’ın beşeriyete armağan ettiği, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zarif ve duygulu hayatından hisse alıp; rakik, ince ve has-sas bir kul olabilmektir.&lt;br /&gt;Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin şu nasihati ne büyük bir îkazdır:&lt;br /&gt;“Dünyanın bir saati, kıyâmetin bin senesinden daha kıymetlidir. Zîrâ orada kur-tuluşa kavuşturacak bir amel yapılamaz.”&lt;br /&gt;Her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat et-mek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Zîrâ kâr ve zarar, kazanç ve kayıp keyfiyetleri dünya hayâtı-na âittir. Ecel gelip çattıktan sonra artık ne bir kazanç, ne de bir kayıp söz konusudur.&lt;br /&gt;Hâl böyleyken hayatın sürprizleri ve iniş-çıkışları içinde gaflete sürüklenip ölü-mün derin ve sessiz feryatlarına kulak vermemek ve bir gün kendimizin de o kapıdan ge-çeceğimizi hesâba katmadan yaşamak, ne hazindir. &lt;br /&gt;Allah dostu ârif kullar ise, tefekkür-i mevt ile hayatını âdeta ölümün koynunda ya-şarcasına bir ömür sürerek موُتوُا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا : “ölmeden evvel ölünüz” sırrına ermişlerdir. Yâni nefsânî arzularını asgarîye indirip rûhânî istîdatlarını inkişâf ettirerek Hakk’ın dost-luğuna nâil olmuşlardır. Böyle sâlih kulların, kıyâmette korku ve hüzünden selâmette ola-cakları, ilâhî bir vaaddir. Ardında ebedî âlemin gizlendiği esrarlı bir perde olan ölüm, Allâh’ın lutfu ile son nefes hazırlığına muvaffak olabilen böyle kullar için büyük bir saâ-dettir. Asıl mârifet de, Allâh’ın lutfettiği bu can emânetini, son nefeste aynı sâfiyetiyle iâ-de edebilmektir. Şâir Necip Fâzıl’ın dediği gibi:&lt;br /&gt;O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner;&lt;br /&gt;Azrâil’e “hoş geldin” diyebilmekte hüner!..&lt;br /&gt;İşte bütün mesele, can emânetini ömrün son deminde neş’e ve huzurla Allâh’a takdîm edebilmek, yâni herkesin korkulu rüyâsı olan o demde sevinç duyarak: «Rabbim, Sana geliyorum!..» diyebilmektir. Bu bahtiyarlığa erebilmek için de benlik ve ihtiraslardan kurtularak ilâhî emirler doğrultusunda bir hayat yaşamak şarttır.&lt;br /&gt;Gerçek bir mü’min, ölümle barışık insandır. Zîrâ ona hazırlıklı olarak yaşadığın-dan, gönlü huzurludur. Son nefesin en güzel ânımız olabilmesi, Hakk’a muhabbetle dolu bir gönle sahip olabilmemize bağlıdır. Aksi takdirde “dünya muhabbeti ve ölümden nef-ret” ile son bulan bir hayat, hüsran ile neticelenir.&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede buyrulur:&lt;br /&gt;“(İnsanlar) kıyâmeti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar...” (en-Nâziât, 46)&lt;br /&gt;Dolayısıyla bütün yapacağımız, bu kadar kısa olan ömrümüzü Hakk’a kulluk, ibâdet ve tâatle değerlendirmekten ibârettir. &lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, son nefesimizi, ebedî âlemdeki ilâhî lutufları seyredeceğimiz bir vuslat penceresi kılsın... &lt;br /&gt;Âmîn!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Rahmetli Hocam Abdurrahman Şeref GÜZELYAZICI vefât ettiği gün (15.05.1978) sanki ukbâ yolculuğunu önceden sezerek kaleme almış olduğu şu şiiri ceketinin cebinde bulunmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NEREYE?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden kaynıyor hayat ırmağı?&lt;br /&gt;Bu durmaz karanlık akış nereye?&lt;br /&gt;Annem mi, açılan mezar kucağı?&lt;br /&gt;Ebedî geceden bakış nereye?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meçhul bir yolcuyum bu son akşamda,&lt;br /&gt;Ümit nûrum söndü siyah bir camda.&lt;br /&gt;Evim, çocuklarım, gözüm arkamda;&lt;br /&gt;Ahbaplar! Bu itiş, kakış nereye?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönlümde yıldız yok, gözümde ışık,&lt;br /&gt;Emeller, rüyâlar karmakarışık. &lt;br /&gt;Îmânım! Nerdesin, gel karşıma çık! &lt;br /&gt;Bu derin girişten çıkış nereye?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık ne mavilik, ne pembe bahar,&lt;br /&gt;Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar,&lt;br /&gt;Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,&lt;br /&gt;O yazlık dünyadan bu kış nereye?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç rekât namaz, zekât, oruç, hac,&lt;br /&gt;Duâlarım gibi kabûle muhtaç,&lt;br /&gt;Şeref, son nefeste edince mîrac,&lt;br /&gt;Semâlardan koptu alkış nereye?!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-4301308113939118232?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/4301308113939118232/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/05/son-nefes-neden-onemlidir-son-nefes.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4301308113939118232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/4301308113939118232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/05/son-nefes-neden-onemlidir-son-nefes.html' title='Son Nefes Neden Önemlidir?'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sh7zoDHwDhI/AAAAAAAAAMA/b8RkJGR6DGY/s72-c/ON+Topba%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6169714902974858692</id><published>2009-05-28T11:14:00.001-07:00</published><updated>2009-05-28T11:16:06.120-07:00</updated><title type='text'>Atatürk’ün ölümünde Necip Fazıl ne yazdı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sh7UuBA8y5I/AAAAAAAAALo/XaFNert39_A/s1600-h/Necip+Faz%C4%B1l+K%C4%B1sak%C3%BCrek.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 217px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sh7UuBA8y5I/AAAAAAAAALo/XaFNert39_A/s320/Necip+Faz%C4%B1l+K%C4%B1sak%C3%BCrek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5340940095119477650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te İstanbul’da vefat ettiğinde, Uğur Mumcu, Cumhuriyet’teki köşesinde yayınladığı “Necip Fazıl” başlıklı ünlü yazısında, “Herkes, inandığı, sevdiği yazarı, şairi dilediği biçimde anmalıdır. Nazım Hikmet gibi Necip Fazıl gibi şairlere asla siyasal koşullandırmalar ile bakmamayı öğrenmeliyiz.” dedikten sonra, bugüne kadar unutamadığım “Necip Fazıl iyi bir şair. Hiç şüphe yok. Necip Fazıl bir "Atatürk düşmanı". Buna da hiç şüphe yok.” şeklindeki cümleleri yazabilmişti. O yazı çelişkilerle doluydu; hiçbir yazara yakıştıramayacağım sözkonusu iftira, yalan ve düşmanlık dolu metni, ölümünün hemen ardından yayınlaması, beni derin yaraladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra Necip Fazıl’ın eserlerini okurken Atatürk aleyhinde bir ifadesi var mı diye hep dikkat ettim, ama bulamadım. 1997 yılından beri belgesel yapıyorum, yakın tarihi basından ve kitaplardan araştırıyorum. Necip Fazıl hakkında yazılan olumlu olumsuz bütün metinlere baktım, "Atatürk düşmanı" olduğunu gösteren bir yazısıyla karşılaşır mıyım diye, ama karşılaşmadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ATATÜRK” “NECİP FAZIL” HOROZ DÖVÜŞÜ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek, hayatta olsaydı da, Atatürk’ün ölümü münasebetiyle yayınladığı yazısını bulup çıkardığımı ve "Atatürk düşmanı" olmadığına dair kaleme aldığım bu yazıyı görseydi, sanırım bana teşekkür ederdi. Hemen belirtmeliyim ki Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’u 20. yüzyıl edebiyatımızın, özellikle şiirimizin sütunları görüyorum. Necip Fazıl Kısakürek, hayatı boyunca yaptığı gibi benim de ülkede oynanan oyunu bozmak için yazdığımı görünce mutluluk duyardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkeyi horozcu kahvesine çevirdiler.. Horoz dövüşlerinden geçiniyorlar. Ardı arkası kesilmez horoz dövüşleriyle geçinip gidiyorlar, bedavadan kariyer yapıyorlar ve servetlerini katlıyorlar.. Bir bakıyorsunuz “sağ” / “sol” horozlarının dövüşü, bir bakıyorsunuz “Türk” / “Kürt” horozlarının dövüşü, bir bakıyorsunuz “laik” / “antilaik” horozlarının dövüşü.. Horoz dövüşleriyle darbe ortamı hazırlanıyor, bir ekip gelip devlete el koyuyor, hazine boşaltılıyor, ülke yağmalanıyor ve servetlerini binlerce kez katlıyorlar. Bir askeri müdahale, milletimiz açısından iki savaş yenilgisinden de beter.. Darbelerin hep siyasi sonuçları üzerinde duruluyor. Oysa darbelerin ekonomide ve dış politikada yaptığı tahribat daha büyük..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horozcuların “laik” / “antilaik” dövüşünde ortaya attıkları ve oynadıkları büyük horoz hep “Atatürk”tür. Adı dövüş olsun diye karşısına bulup çıkardıkları irili ufaklı rakip horozlardan biri de Necip Fazıl Kısakürek’tir. Mustafa Kemal Paşa’nın manevi kişiliği ile Necip Fazıl Kısakürek’in manevi kişiliğini karşı karşıya getirmek ve dövüştürmek her zaman ilgi çekmiştir.. Doğrusu Necip Fazıl Kısakürek de hem kimi eserlerinde ele aldığı konular, tartıştığı meselelerde sergilediği yaklaşımlar ve ileri sürdüğü fikirlerle, hem de taşkın mizacı, büyük birikimi, parlak zekası, üstün muhakeme gücü, polemikçi kişiliği ve eşsiz coşkulu üslubuyla horoz dövüşlerine uygun bir isimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horozcuların yaptırdığı “Atatürk” / “Necip Fazıl” horoz dövüşünden bahsederken, her iki ismi de tırnak içinde yazışımın özel bir nedeni var: Dövüştürülen her iki şahsiyet de hayalidir, siyasi sembol olarak kullanılmaktadır, kendi kişisel tarihi gerçekleriyle hiçbir ilgileri yoktur..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada hemen belirtmeliyim ki Necip Fazıl Kısakürek, ne Mustafa Kemal Paşa hayattayken, ne de vefatıdan sonra, ona karşı saygısızlık yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına, Milli Mücadele’deki hizmetlerine her zaman hayranlık duymuştur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek’in eleştirilerinin hedefinde hep CHP olmuştur. Mustafa Kemal Paşa döneminde olsun, İsmet İnönü döneminde olsun, uygulanan politikalardaki yanlışların altını cesurca çizmiştir.. CHP’nin temsil ettiği, egemen Batıcı zihniyeti sorgulamaktan çekinmemiştir. Lozan’dan başlayan sürece eleştirel yaklaştığı doğrudur. Özellikle Milli Şef İsmet İnönü’nün ve dönemindeki CHP diktatörlüğünün eleştirilerinden büyük pay aldığı da doğrudur. Necip Fazıl Kısakürek muhalif duruşunun bedelini de ömrünün en güzel yıllarını cezaevlerinde geçirerek ödemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu gerçekler, Necip Fazıl Kısakürek’in Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu sevgiyi, saygıyı ve hayranlığı gölgelemez. Dolayısıyla horozcuların yaptırdığı “Atatürk” / “Necip Fazıl” horoz dövüşü büyük bir haksızlıktır; milletimizin gönlünde taht kuran bu iki büyüğümüze ve hatıralarına karşı büyük bir saygısızlıktır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNDE NECİP FAZIL NE YAZDI?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, Necip Fazıl Kısakürek’in Mustafa Kemal Paşa’nın ölümü münasebetiyle kaleme aldığı yazısını dikkatlerinize sunmak istiyorum. Gazi hakkında ölümünden 15 gün sonra, 25 Kasım 1938’de yayınladığı bu yazısında üstadın dikkat ettiği hususları, yaklaşımlarını, şahsiyetine dönük fikirlerini ve samimi duygularını göreceksiniz.. Necip Fazıl Kısakürek’in, Gazi’nin vefatının dünya kamuoyunda yarattığı yankılara ve hemen her devletin akın akın taziyeye gelişlerine bakıp “Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir  ihtirama  sahip olabilmiş hükümdar yoktur.” deyişi, olaya objektif baktığını, müthiş gözlemciliğini ve eşsiz muhakemesini yansıtan bu sözler, sanırım ele aldığımız konuya gerekli ve yeterli açıklığı kazandırmaktadır. Önce yazıyı okumanızı rica ediyorum. Sonra bu konuda belirtilmesi gereken birkaç hususu da dikkatinize arz edeceğim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaban bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan bir çok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyla ölüm, Atatürk’ü hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü. (Kişiliği ve kimliğinin büyüklüğü daha nasıl ifade edilir? MY)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm, her insanda basit bir tezahür farkı ile aynı marifeti tekrarlamasına rağmen; bu son misalde bulduğu müeyyide kudretini, bütün tarih boyunca sık sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının, bir defa bile şaşırmamaya memur sadık işçisi, bu misalde kudretinin her zamanki mevzuu ile mevzuunun bu defaki kudretini bir araya getirdi. Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt, ister istemez kendisine bir alaka payı düştüğünü kabul eder. Ölümünün mücerred sirayet ve ihtarı küçük küçük bir mesafe yakınlığını, bir nevi akrabalık haline getirdi. Fakat ne de olsa ölen ne kadar içtimai ve herkese ait hüviyet taşırsa taşısın bu bağ, kan ve his yakınları karşısında, sadece yapma bir zihin telaşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz. Bütün dünyada, kralına anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defa ki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Evinizdeki bir kahve fincanının çatlaması, bize Yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde; bu defaki ölümü hepimiz, fi’li ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısı kadar azdır. (Bu cümlelerde, Atatürk’ün ölümünün milletimiz üzerindeki etkisi ve ülkeyi baştan sona saran derin üzüntü en veciz ifadesini buluyor. MY)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir Türk, kendini, devlet reisine, bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit etmezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir  ihtirama  sahip olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın, bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıt’alarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan milli kahraman’ın ölüsü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin olmadığı ve hiçbir garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır. (Dünya tarihindeki, milli tarihimizdeki yerine müthiş bir atıf değil mi bu cümleler!MY)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün gözleriyle görmediği bu manzarayı biz yalnız gözlerimize bırakmayarak kesin bir delalet halinde şuurumuza indirmekle mükellefiz O Türk’e, hem Türk’ü, hem de Avrupalıyı inandırabildi. Tarihte büyük bedbinlerle (kötümserler)  büyük nikbinlerden (iyimserler) ibaret iki sıra kahraman vardır. Her şeyi karanlık gören, aydınlığı aramaya doğru gizli bir cehde, aydınlık gören de, öldürücü şartlar karşısında kırılmaz bir mukavemete gebedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bu fikirlerin ikisi de, dava ve aksiyon doğuracak çapta olmak şartıyla, kurtarıcılara mahsus vasıflardandır. Bedbin kahraman bizi, vücudunu görmediğimiz bir hayata indirmeğe, nikbin kahraman da vücudunu görmediğimiz ölüm tehlikesinden kaçırmaya memurdur. Atatürk’ün ruhi maktalarından (kesitlerinden) bence en alakalısı, o’nun yılmaz ve hezimet kabul etmez nikbinliğidir. Atatürk bu eşsiz nikbinliği, başta ve sonda, biri milletine ve öbürü şahsına ait iki büyük tezahürle vesikalandırdı. (Atatürk’ün kişiliğine ilişkin bugüne kadar yapılmış en çarpıçı değerlendirmedir bu. MY)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci vesika; bir millet için esaret ve mahkumiyet anının bir vakıa halinde teslim edildiği hengamede bu vakıaya inanmayan tek adam o idi. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit, o inanmadı. Bu Atatürk’ün millet ufkuna doğuşu ile başlayan ilk ve büyük nikbinliğinin tecellisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci vesika; milli kahraman, hasta döşeğinde günden güne fenalaşırken yakınlarından itibaren bütün Türk milleti’ne kadar herkes ağır bir ümitsizlik içinde boğuluyor; fakat kendisi bir çocuk gibi saffetli, ayağa kalkacağı, otomobiline veya motörüne bineceği dakikayı bekliyor, ölebileceğine bir an bile mümkün gözü ile bakmıyordu. Bu da sonuncu tecelli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, başlangıçta milletinin; sonunda da kendisinin ölümüne inanmadı. Bu iki nikbinlik tecellisinin birinde haklı, ötekinde haksız çıktı. Fakat koca bir millete hayat vesilesi getirmiş bir kahramanın ferdi hayatı olamayacağı için onu ikinci tecellide de haksız bulamayacağız.” (Dikkat ederseniz, Necip Fazıl, ‘Atatürk ölmedi!’ diyor.. MY)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NECİP FAZIL’IN MÜCADELESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek, doğuştan şairdi; 12 yaşında şiirle ilgilenen sahip olduğu o büyük ruh, okulda hocaları olan Ahmet Hamdi Akseki, Yahya Kemal, Beyatlı ve Humudullah Suphi gibi kültür tarihimizin büyüklerinin ilgisiyle şekillendi. Cumhuriyet dönemi şiirinin geleneğe eklemlenen halkası oldu. Şiirlerini, Yahya Kemal’in, Ahmet Haşim’in, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu’nun, Halide Edip’in, Refik Halit’in, Fuat Köprülü’nün yazdığı “Yeni Mecmuda” da yayınladı. Tasavvufi bir hava tüten bu şiirlere ve bu şiirlerin sesine karşı herkeste büyük bir alâka… Öyle ki, Ahmet Haşim “Çocuk, bu sesi nerede buldun sen?” diyerek alâkasını gizlemedi. Darülfünunda, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Peyami Safa arkadaşları.. O yaşayan Yunus Emre’ydi: Necip Fazıl'ın ilk şiir kitabı daha 17 yaşında iken yayınlandı ve şiirleri M.E.B'in ders kitaplarında okutuldu. Genç yaşta yazdığı tiyatro eserleri, dönemin tiyatrolarında aylarca kapalı gişe sahnelendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris’te, Sorbon Üniversitesin’de felsefe eğitimi aldı; devlet imkanlarıyla Fransa’ya Suat Hayri Ürgüplü, Burhan Toprak, Cemil Sena, Namdar Rahmi gibi ilerde ülke çapında isim yapacak olan kimseler gitmişti. Necip Fazıl Kısakürek, Doğu’yu ve Batı’yı iyi görmüş, doğru kavramış ve milletimize temas halinde olduğu bu ikin dünya arasında nasıl dengesini koruyacağını gösterebilmiş bir büyük sanatçıydı: Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı adlı şiir kitabı onu çok genç yaşta ünlü yaptı. Henüz harf değişikliği yapılmamıştır. O günkü harflerle “Kaldırımlar” isimli ikinci şiir kitabını çıkarır. Yakup Kadri, İsmail Habip, Nurullah Ataç, Yaşar Nabi onu öven, göklere çıkaran yazılar yazarlar. Adı artık “Kaldırımlar Şairi’dir. Yaşar Nabi: “Bir mısrası bir millete şeref verecek şair” diye anar onu. Cumhuriyet gazetesinin Peyami Safa idaresindeki “Edebiyat Sayfası”nda tahliller ve hikayeler yazmaktadır. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile takdir toplamayı sürdürdü. Yine MEB'in yayınladığı bir Türk şairleri Anatolojisi kitabında, 'N.F. Kısakürek herkes tarafından en iyi şair olarak kabul edilmese bile, Ben ve Ötesi Türk Edebiyatının en kuvvetli şiir kitabı olsa gerek, der. Meslektaşları tarafından da çok sevilen şair "Üstad Necip Fazıl Kısakürek" olarak anılmaya başlandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikret Adil’in Beyoğlu’nda, Tünel tarafında, Asmalımescit Sokağı’ndaki pansiyon odasında, Peyami Safa, Çallı İbrahim, Mesut Cemil, Eşref Şefik gibi meşhurlarla yaşanılan bohem hayatının tam ortasında.. Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. 30'lu yaşlarında bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanıştı ve bir daha ondan kopamadı. Daha sonraları onun için; 1940 yılında; "Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel, / Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel." diyecek, hatta “Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız; / Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!” diyeceği bu büyük insan, onun hayatında yeni bir devrin başlamasına vesile olur ve üstat, hayatında meydana gelen bu değişikliği şu mısralarla özetler: “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; / Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...” Bu tarihten itibaren sanat ve edebiyat çevrelerinde “Mistik Şair” ve “Bay Mistik” diye anılmaya başar. Nazım Hikmet, Nizametten Nazif ve geleceğin cumhurbaşkanı Fahri Sait Korutürk okul arkadaşlarıydı; toplumun üst kesiminden olmasına, statükocu seçkin azınlığın içinden çıkmasına rağmen kendini milletinin yanında konumladı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Abdülhakim Arvasi ile tanışma, Necip Fazıl Kısakürek’in hayatında dönüm noktası oldu. Burada, Necip Fazıl Kısakürek’in kendini bulduğu, hayatının eksenini belirleyen davaya adandığı tarihin 1934 yılı oluşuna dikkatinizi çekmek isterim. Mustafa Kemal Paşa hala hayattadır. Atatürk’ün ölümü münasebetiyle yayınladığı yazısını da Necip Fazıl Kısakürek’in hayatında gerçekleştirdiği bu büyük inkılaptan dört yıl sonra kaleme aldığını da hatırlatmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Eylül 1943’te Büyük Doğu’yu haftalık olarak yayınlamaya başlar. Dergide, daha sonra çoğu sosyalizme kayacak olan Fahri Erdinç, Faik Baysal, Özdemir Asaf, Salâh Birsel, Emin Ülgener, İskender Fikret, Hasan Çelebi, Oktay Akbal gibi gençlerin yanında Fikret Adil ve Bedri Rahmi Eyüboğlu da yazmaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1942 yılında Başbakan Refik Saydam tarafından milletvekilliğine listenin başında aday gösterilenince İsmet İnönü tarafından çizilen Necip Fazıl, bu sefer de CHP genel sekreteri ve hikayeci Memduh Şevket Esendal tarafından aday gösterilir, fakat derhal reddedilir. Dolayısıyla üstat Necip Fazıl Kısakürek’in İsmet İnönü’yle arası 1942’de bozulur ve o tarihten itibaren de hem Cumhurbaşkanı İnönü’ye, hem de CHP’ye şiddetli muhalefet ettiğini görürüz. Dört yıl sonra, 13 Aralık 1946’da yayınlanan Büyük Doğu’nun 58. sayısının kapağında bir kulak resmi ve altında “Başımıza kulak istiyoruz” yazısı vardır. Bu İnönü’ye hakaret sayılarak, mecmua örfi idare tarafından ikinci sefer kapatılıyor. Ayrıca mecmuada tefrika edilmekte olan “Sır” isimli piyesten dolayı dava açılıyor. İsnat olarak da “milleti kanlı bir ihtilale teşvik ettiği” ileri sürülüyor. Bu dönemde artık Demokrat Parti kurulmuştur ve CHP karşısındaki konumu yasal bir zemine kavuşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslami kimliği ile öne çıkmaya başladıktan sonra bu büyük çevre çil yavrusu gibi dağıldı ve ders kitaplarından şiirleri ve fikirleri çıkarıldı. Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu 1934 – 1946 yılları arasındaki 12 yıllık döneme rastlar: Bir Adam Yaratmak, Tohum, Para, Nam-ı Diğer Parmaksız Salih gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Her Gün ve Tercüman gazetelerinde yayınladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Doğu Hareketi'ni başlattığı Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve CHP’nin dikta yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ile birkaç yılda bir hapse mahkûm oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek, fikir ve sanat hayatı boyunca 1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, İman ve İslam Atlası adlı eseriyle fikir dalında Millî Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) unvanını kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NECİP FAZIL ATATÜRK DÜŞMANI DEĞİLDİR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek ilk baskısı 1968 yılında yapılan “Vatan Haini Değil-Büyük Vatan Dostu Vahidüddin” isimli kitabı nedeniyle 1983 yılında hapse girecekken 79 yaşında vefat etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap daha önce araştırma dizisi olarak Bugün gazetesinde yayınlandı. Birinci baskısı tükenmek üzereyken toplatıldı ve hakkında takibat başlatıldı. Kitabı incelemek üzere bir bilirkişi oluşturuldu. Bilirkişi, ‘Kitapta söylenenler hayal ürünüdür, ama herhangi bir suç unsuru yoktur.’ diye rapor verdi. Ankara, ikinci bir bilirkişi heyeti tayin etti. Bu heyetten de benzer bir rapor çıkınca, Necip Fazıl Kısakürek 1971’de beraat etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1972 yılında beraat kararı Yargıtay tarafından temyiz edildi. 1973’te mahkumiyet kararı çıktı. 1974’te Af Kanunu, olayı askıya aldı. 1975 yılında kitap yeniden basıldı. Yine takibat başlatıldı. 1976’da, üçüncü baskı yapıldı. 1977’de yeniden toplatma kararı alındı ve takibata geçildi. 1979’da üçüncü kez bir bilirkişi heyeti oluşturuldu. 1980 yılında dördüncü bir bilirkişi teşkil edildi. Heyetler, kitapta suç unsuru bulunmadığı yönünde rapor verdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinden sonra Necip Fazıl ile ilgili mahkumiyet kararı 1982 yılında Yargıtay tarafından onandı. Fakat, kararın infazı 4 ay tehir edildi. Aynı yıl içerisinde Adli Tıp Kurumu, Necip Fazıl’ın Anayasa’da öngörülen cezanın affı şartlarını haiz olduğu yönünde dönemin Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren’e bir rapor verdi. Ancak Evren, Necip Fazıl’ı affetmedi; Atatürk’ün hatırasına neşren hakaret edildiği gerekçesi ile verilen cezasın infazı yönünde talimat verdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davaya konu olan "Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin" adlı kitabın mahkemenin bilirkişi olarak görevlendirdiği Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanı Doç. Dr. Seçil Akgün tarafından herhangi bir suç unsuru teşkil etmediği rapor edilmiş ancak Necip Fazıl "Atatürk'e hakaret etmeye meyilli olmak" gerekçesiyle mahkûm edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl, 1983 yılında hapse girmesine az bir zaman kala vefat etti. Deyim yerinde ise son padişah Vahdettin’i savunduğu için mahkûm olarak öldü. Kısakürek’in kitabı, hâlâ yasaklılar listesinde bulunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına, tarihi kişiliğine ve hizmetlerine karşı bir saygısızlık yaptığı için değil.. Daha sonra Bülent Ecevit’in de kitap yazarak savunduğu gibi Sultan Vahidüddin’in vatan haini olmadığını ispatladığı için suçlu bulundu. Bir tarihi olayda, iktidarın yanlışını, Atatürk’ü koruma kanunu kapsamında savunma durumu sözkonusu. Mustafa Kemal Paşa’nın arkasına saklanarak, İnönü’yü, CHP’yi, statükoculuğu ve Cumhuriyet aristokrasisinin kirli tarihini savunmaya çalışıyorlar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Mustafa Kemal Paşa da, Necip Fazıl Kısakürek de milletimizin gönlünde taht kurmuş tarihi şahsiyetlerdir.. Onları horoz dövüşçülerinin elinden kurtarmak gerekir.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUSTAFA YÜREKLİ&lt;br /&gt;http://www.haber7.com/haber/20090528/Ataturkun-olumunde-Necip-Fazil-ne-yazdi.php&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-6169714902974858692?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/6169714902974858692/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/05/ataturkun-olumunde-necip-fazl-ne-yazd.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6169714902974858692'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/6169714902974858692'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/05/ataturkun-olumunde-necip-fazl-ne-yazd.html' title='Atatürk’ün ölümünde Necip Fazıl ne yazdı?'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/Sh7UuBA8y5I/AAAAAAAAALo/XaFNert39_A/s72-c/Necip+Faz%C4%B1l+K%C4%B1sak%C3%BCrek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-5027631844714262156</id><published>2009-05-25T00:14:00.000-07:00</published><updated>2009-05-26T23:54:13.876-07:00</updated><title type='text'>Fikir sancısı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/ShpF61IRqkI/AAAAAAAAALE/ClBWwXpKRso/s1600-h/Sanc%C4%B1l%C4%B1+tohum.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 396px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/ShpF61IRqkI/AAAAAAAAALE/ClBWwXpKRso/s400/Sanc%C4%B1l%C4%B1+tohum.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339657185197664834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Toprağından uzak &lt;br /&gt;Sabırsız ve çıplak &lt;br /&gt;Uzun kılıflı tohumları fikrin&lt;br /&gt;Bahar sancısıyla &lt;br /&gt;Hiç uyutmadı gençliğimden beri&lt;br /&gt;Yorgun düştü gönlüm &lt;br /&gt;Zamanı ekip biçmekten &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezgin tohumlardan dinle &lt;br /&gt;Ellerimin kırılmasını kirli teknelerde&lt;br /&gt;Gökten düşen üç kelimeyle&lt;br /&gt;Hamurnu yoğururken dostluğun &lt;br /&gt;Işık taşkınını gözlerimin &lt;br /&gt;Çoban kovalamalarında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tohum tanıktır patlamadan önce&lt;br /&gt;Muştulu parıltısına sevmenin&lt;br /&gt;Alın teri boncuklarında&lt;br /&gt;Buruk sevincine ağacın &lt;br /&gt;Yüreğimde dalı filiz fışkıran &lt;br /&gt;Ağzımda olgun yeşil &lt;br /&gt;Elmaların gizemli ekşiliğine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyüpsultan, 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6333396680195213134-5027631844714262156?l=eyupkulturmerkezi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/feeds/5027631844714262156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/05/topragndan-uzak-sabrsz-ve-cplak-uzun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5027631844714262156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6333396680195213134/posts/default/5027631844714262156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eyupkulturmerkezi.blogspot.com/2009/05/topragndan-uzak-sabrsz-ve-cplak-uzun.html' title='Fikir sancısı'/><author><name>Eyüpsultan Kültür Merkezi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13686490726941299826</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/SctOUlktDhI/AAAAAAAAAB8/JK0fuDWaA2Q/S220/DVC01898.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/ShpF61IRqkI/AAAAAAAAALE/ClBWwXpKRso/s72-c/Sanc%C4%B1l%C4%B1+tohum.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6333396680195213134.post-6824321831117125257</id><published>2009-05-21T06:00:00.000-07:00</published><updated>2009-05-21T06:04:43.846-07:00</updated><title type='text'>Rock blues jazz Yunus…</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/ShVQ5cZzWiI/AAAAAAAAAK0/qOJ9_gEkn6s/s1600-h/untitled33171377744712a5d24by.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tDm1phAd9O8/ShVQ5cZzWiI/AAAAAAAAAK0/qOJ9_gEkn6s/s320/untitled33171377744712a5d24by.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338261881124772386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rock, jazz ve blues'u aynı albüme sığdıran, Pink Floyd ve Yunus Emre'yi bir potada eriten Yunus Gibi isimli albüm müzik marketlerde yerini aldı. Albüme Hicret mahlasıyla imza atan müzisyen Kağan Tayanç, Yunus Gibi'de iç yolculuğunu anlatıyor. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyzenin üflemesiyle titresin elektro gitarın telleri, dervişin deyişine kabartılsın kulaklar ve yürekler gevşesin biraz, bombalardan sancımış dünyamızda.” Bu sözler, sufi rock tadındaki Yunus Gibi albümünün üzerindeki imzaya yani Hicret'e ait. Hicret, rock, jazz ve blues'u, Pink Floyd ve Yunus Emre'yi bir potada eritiyor. İslam'ı yaşamaya sonradan başladığı için bu adı kullanan Hicret ile yeni albümü Yunus Gibi'yi konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MÜZİĞE EŞİ İKNA ETTİ &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümünün kapağında hicreti, "bir zorlu yolculuktur hicret; bilmezlikten bilmekliğe giden..." şeklinde tanımlayan Hicret, ya da gerçek adıyla Kağan, Hicret olmaya giden yolculuğunun yani kendi hicretinin başlangıcının cahilliğinin farkına varması olduğunu söylüyor. Bu cahilliği 'Allah'ı bilmemek, pek çok şeyi kendinden bilmek' olarak tarif eden Hicret 38 yaşında. Ancak müzikle tanışıklığı yeni değil. Cahillik diye tanımladığı dönemlerden kalma. Çanakkale doğumlu müzisyen 1989 yılında başladığı müzik hayatına 96-97 yıllarında son veren Hicret, tekrar albüm yapmaya eşi Dilek Hanım sayesinde ikna olmuş. Eşi vasıtasıyla Engin Noyan'la tanışan ve müziği konusunda da destek alan Hicret'in Yunus Gibi albümü sufi rock tadında. Yani ağzında rock lezzeti olan, ancak Hicret gibi başka bir dünyaya hicret ettikten sonra rockı uzaktan sevmeye devam edenler için 'tüm anlamları'yla derde deva niyetine… Hicret albümünün bir ilahi albümü olmadığını ısrarla vurguluyor. Şarkılarının sözleri her ne kadar sufiyane olsa da icra edilişleri tasavvufi nitelikte değil. Albümde bolca rock, blues ve jazz tınıları kullanılıyor. Hicret, albümünün adına Yunus Gibi deme ihtiyacını, hoşgörü gibi kelimelerin içinin boşaltılması ve Yunus Emre'nin unutulması nedeniyle duymuş. Hicret, Yunus olamasa da Yunus gibi olma derdinde…. Hicret'e hedef kitlesini sorduğumuzda, bir müzisyen için kitlenin ancak bir temenni olabileceğini belirtip şunları ekliyor: “Benim müziğimi dinleyen veya dinleyecek insanlar, pop müzikten hoşlanmayan, kaliteli müzik bulamadığı için batı müziği dinlemek zorunda kalan insanlardır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İKİNCİ ALBÜM YOLDA &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci albümünde müziğin kalitesinin ve çeşitliliğinin artacağını belirten Hicret, Cat Stevens'in tahtına aday olduğunu da şu sözlerle açıklıyor: “Cat Stevens'in Yusuf İslam olmakla bıraktığı müzikal boşluğu doldurmak istiyorum.” İnsanların Gazze duyarlılığını arttırmaya çalıştığını ifade eden Hicret, savaş olmadığı zamanlarda da bu duyarlılığın devam etmesi gerektiğini belirterek 'Gazze ağlarken' adlı şarkısının forum ve internet sitelerinde olumlu tepkiler aldığını dile getiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br 
